İbrahim Nebioğlu
Ramazan ayıdır. Güneşli bir hafta sonu sabahı.
İstanbul'un meşhur Eyüp Sultan Camii'nin avlusundayız.
Oruç günlerinde bu mekan bambaşka bir ruhani havaya bürünür. Birazdan burada insan elinden kıpırdamak mümkün olmayacak. Güneş cömertçe ışınlarını saçsa da hava hala kışın izlerini taşıyor – serin ve temizdir.
Eyüp Sultan, cami olmakla birlikte aynı zamanda İstanbul'un manevi hafızası, onun tarihidir.
Bu mekan, İslam tarihinin en saygın şahsiyetlerinden biri olan Eyüp Sultan'ın – Ebu Eyyub el-Ensari'nin (vefatı 672) mezarı üzerine kurulmuştur. O, Hz. Muhammed Peygamber'in Medine'ye hicreti sırasında Peygamber'i kendi evinde ağırlayan sahabeydi. Ömrünün son yıllarında – artık yaklaşık 90 yaşlarında – Konstantinopolis yürüyüşüne katılır ve şehir surları yakınında hastalıktan vefat eder. Ebu Eyyub el-Ensari, bilgisi, sadakati ve vahiy katipliği ile tanınan Peygamber sahabelerinden biriydi.
1453 yılında İstanbul fethedildikten sonra mezarı, Fatih Sultan Mehmed'in hocası, aslen Azerbaycan Türkü olduğu iddia edilen büyük alim ve tabip Akşemseddin tarafından keşfedilir. Fatih'in emriyle burada büyük bir külliye – cami, medrese, imaret ve türbe inşa edilir. O günden beri Eyüp Sultan, Osmanlı sultanlarının tahta çıkarken kuşandıkları (cülus), dua ettikleri ve İstanbul'un en kutsal ziyaret mekanlarından biri sayılan yere dönüşür.
Cami, klasik Osmanlı mimarisinin sakin ve temkinli güzelliğini taşır.
Beyaz taş duvarlar. İnce minareler. İçeriye süzülen yumuşak ışık.
Avlu'da asırların sükuneti hüküm sürer. Şadırvandan akan suyun sesi kuşların sesine karışır. Sanki İstanbul tarihinin nefesi bu duvarların içinde gizlenmiş.
Cami'nin içine girince sanki her şey biraz yavaşlar.
Kadim halılar kalabalığın adım seslerini yutar.
Yukarıda büyük kubbe. Duvarlarda ince hat sanatı levhaları.
Pencerelerden süzülen yumuşak ışık.
İnsan burada ister istemez başka bir ruh haline bürünür.
İran'ın bombalamasından birkaç gün geçti. Bu vahşi ve adaletsiz savaşın ülkemizden uzak durması için dua ediyorum. Eşim türbenin içindeyken ben birkaç fotoğraf çekiyorum.
Cami'nin etrafında sayısız dükkanlar var. Bazılarının yaşı yüz yıldan fazladır. Buraya her gelişimizde mutlaka Acve hurması alırız. “Peygamber hurması” olarak bilinen bu hurma Medine bölgesinde yetişir. Rengi koyu siyahtır, tadı ise derin ve yumuşaktır. İslam geleneğinde özel bir yeri vardır. Oruç tutanların çoğu iftarı özellikle bu hurma ile açmayı sünnet kabul eder.
Ramazan pidesi ise Osmanlı'dan kalan kadim bir gelenektir. İftar sofrasının ayrılmaz sembollerinden biridir. Yumuşak hamur, üzerine serpilmiş susam ve ekmeğin üstünde ağ şeklinde nakışlar…
İftara yakın saatlerde İstanbul'un sokaklarını pide kokusu sarar ve insanlar uzun kuyruklarda beklerler. Ama nedense Eyüp Sultan etrafında pişen pidenin tadı başka olur. Sanki bu mekanın manevi havası ekmeğe de siner. İftar saatine kadar soğusa bile, buradan pide almadan ayrılmak mümkün değildir.
Bir de Güllaç var – Ramazan ayının en zarif tatlılarından biri. Nişastalı ince yapraklar sütle yumuşatılır, arasına ceviz konulur, üzerine nar taneleri serpilir. Hafif ve serin tadına göre iftar sofrasının en narin nimetlerinden sayılır.
Buraya defalarca gelmemize rağmen, cami etrafındaki kadim yapıları ve özellikle tarihi mezarlığı yine geziyoruz. Buradaki mezarların çoğu 400-500 yıllıktır. Her biri sanki taştan yazılmış bir tarih sayfasıdır.
Osmanlı mezarlıklarının garip bir mistiği var.
Uzun, ince mezar taşları.
Üzerlerinde hattatların işlediği ayetler.
Ve en ilginci — başı sarıklı mezar taşları.
Bu mezarlıkta gezerken insan tez zamanda anlar ki, mezar taşının başındaki sarık sadece bir süs değildir. O, merhumun kimliğini bildiren bir işarettir. Osmanlı mezar taşlarının en karakteristik özelliği de işte budur. Taşın başındaki sarık veya kavuk, merhumun kim olduğunu sanki fısıldar. Büyük sarıklı başlıklar çoğu zaman alimlerin, gazilerin ve devlet adamlarının mezarlarına aittir. Sarığın formu bazen onun hangi dönemde yaşadığını da gösterir.
Osmanlı modası değiştikçe bu taşların dili de değişmiştir. 19. yüzyıla doğru bazı mezar taşlarında artık fes görünür. Sanki imparatorluğun son asırlarının nefesi bu kırmızı başlıkta taşlaşmıştır. Uzun, sarıksız silindirik başlıklar ise Mevlevi dervişlerine aittir. Bu başlık, sema eden dervişlerin başındaki meşhur “sikke”nin taştaki ebedileşmiş formudur.
Böylece bu mezar taşları sadece kabirler değildir. Onlar Osmanlı toplumunun sosyal haritasıdır. Burada alimler var, sufiler var, devlet adamları var, tüccarlar var. Her biri bir zamanlar İstanbul'un sokaklarında gezmiş, bu şehrin havasını solumuş insanlardır. Belki de hayatta iken görevi büyük olduğu için tüccara veya dervişe selam bile vermeyenler olmuştur. Ama şimdi hepsi bu kadim bahçede yan yana, aynı sükutun içinde yatıyorlar.
Mezarlıkta dolaşırken büyük metropolün gürültüsünün buraya ulaşmadığını hissediyorum. Uzaktan sadece kuşların sesi gelir. Eski taşların gölgesi toprağın üzerinde uzun çizgiler gibi uzanır.
Burada asırların sessizliği hüküm sürer.
Sanki zaman biraz daha yavaş akar.
Durup fotoğraf çekiyorum.
Her taşın üzerinde bir yazı var.
Her sarıklı mezar taşı bir insanın kaderini, bir dönemin nefesini, bir imparatorluğun hafızasını taşır.
Bütün bu sessiz hatıraların ortasında Eyüp Sultan durur – sakin, mağrur ve ihtişamlı.
Ramazan sabahının nurunda parlayan bu mekan sanki İstanbul'un ruhunun kendisidir.
7 Mart 2026