İran'da son iki hafta içinde meydana gelen geniş çaplı protestolar ülkeyi derin bir siyasi ve sosyal krizle karşı karşıya bırakmıştır. Resmi bilgilere göre, olaylar sırasında 2 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş, insan hakları savunucuları ise ölü sayısının bundan çok daha fazla olduğunu belirtmektedirler. Analistler bu süreçleri, 1979 İslam Devrimi'nden sonra İran'ın karşılaştığı en ciddi iç sarsıntı olarak değerlendirmektedirler.
Protestoların ilk günlerinden itibaren uluslararası tepkiler de sertleşmiştir. ABD yönetimi Tahran'a karşı açık tehditler savurmuştur. Eski başkan Donald Trump, birkaç gün önce protestoculara karşı silah kullanılması halinde İran'ın askeri darbelerle karşılaşabileceğini belirtmiştir.
Meydana gelen olaylara uluslararası toplum farklı açılardan yaklaşsa da, Arap devletlerinin benimsediği tutum özel dikkat çekmektedir. Nitekim, Suudi Arabistan resmi kanallar aracılığıyla Tahran'a, kendi topraklarının ve hava sahasının İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı olası askeri operasyonlar için kullanılmayacağına dair güvence vermiştir. Krallığın hükümet ve ordu çevrelerine yakın kaynakların bildirdiğine göre, Riyad İran'a doğrudan mesaj ileterek, herhangi bir saldırıya katılmayacağını açıkça beyan etmiştir.
Benzer bir tutum Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından da sergilenmiştir. Her iki ülke de İran aleyhine olası askeri adımlar için kendi topraklarının ve hava sahalarının kullanılmasına izin verilmeyeceğini açıklamıştır. Uzmanlar bu yaklaşımı, bölgede gerilimin daha da derinleşmesini önlemeye yönelik ihtiyatlı ve pragmatik bir siyaset olarak değerlendirmektedirler.
Modern.az'a yaptığı açıklamada, Milli Meclis'in Azerbaycan-İran parlamentolararası Çalışma Grubu üyesi Ceyhun Memmedov, Arap ülkelerinin bu yaklaşımının arkasında yatan sebepleri şöyle açıklamıştır:
“Bugün İran ile Arap ülkeleri arasında ciddi fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Çoğu Arap ülkesi ile İran'ın ilişkileri iyi değildir. Arap ülkelerinin bu yönde karar vermesinin temel sebebi, çok ciddi endişe duymalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü İran'da istikrarın bozulması, bütün bölge için sorun yaratacaktır. Yani bu, bölgenin siyasi mimarisini değiştirecek, gerilimi daha da artıracaktır. Asıl endişe, İran'daki herhangi bir değişikliğin tüm Orta Doğu'yu etkileyecek olmasıdır. Aynı zamanda İran'ın çok sayıda vekil güçleri, terör örgütleri vardır. Bu örgütler sessiz kalmayıp, bölge için ek tehditler oluşturacaktır.”
Arap ülkeleri ile İran arasındaki ilişkiler, Orta Doğu'nun en karmaşık ve uzun soluklu jeopolitik çatışmalarından biri olmaya devam etmektedir. Bu ilişkiler sadece diplomatik beyanatlarla değil, bölgesel çatışmalar, güvenlik endişeleri, mezhepsel farklılıklar ve ekonomik çıkarlar zemininde şekillenmektedir.
İlişkilerin mevcut seviyede olmasının temel nüanslarını ise milletvekili Ceyhun Memmedov şöyle yorumlamaktadır: “Bu meselenin kökeninde, İran'ın sürekli olarak Arap ülkelerinin iç işlerine müdahale etmesi yatmaktadır. İran, İslam devriminin kendine özgü dini ideolojisini Arap ülkelerine ihraç etmeye çalışıyordu. Örneğin bugün karşımızda Lübnan örneği var. Lübnan'da birçok mesele İran'ın elindedir. Aynı zamanda diğer tüm faktörleri göz önünde bulundurarak, aralarında fikir ayrılığı, ihtilaf vardı. Bu durum çoğu zaman açıkça kendini göstermektedir. İran sürekli olarak Arap ülkelerinin iç işlerine müdahale etmişti. Kendi din modelini Arap ülkelerine ihraç etmeye çalışıyordu. Bu da İran'ın yarattığı radikal, terörist gruplar aracılığıyla gerçekleşiyordu.”
Arap-İran ilişkilerinin tarihine baktığımızda, ilişkilerdeki gerilim 1979'da İran'daki İslam Devrimi'nden sonra daha da arttı. Yeni yönetim, başta Sünni Arap monarşileri, özellikle Suudi Arabistan tarafından bir tehdit olarak algılandı. İran'ın “direniş ekseni” olarak adlandırdığı strateji çerçevesinde Lübnan'da “Hizbullah”ı, Yemen'de Husileri, Irak'ta Şii silahlı grupları desteklemesi Arap dünyasında ciddi rahatsızlık yarattı.
Hâlihazırda İran–Arap çatışmasının gerçek cepheleri esasen üçüncü ülkelerde oluşmuştur:
Yemen: Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon ile İran destekli Husiler arasındaki savaş, bölgedeki en kanlı çatışmalardan biridir.
Suriye: İran, Beşar Esad rejiminin temel dayanaklarından biridir; bir dizi Arap ülkesi ise muhalif güçleri desteklemiştir.
Lübnan: İran'ın etkisi altındaki “Hizbullah” fiilen ülkenin siyasi dengesini belirleyen temel aktörlerden biridir.
Irak: Bu ülkede Şii silahlı gruplar aktif şekilde faaliyet göstermektedir.
Körfez İşbirliği Konseyi'ne üye ülkeler, İran'ın füze programını ve nükleer faaliyetlerini doğrudan bir tehdit olarak değerlendirmektedir. ABD ve İsrail'in desteğiyle yürütülen baskılar karşısında Arap ülkeleri, İran'ın bölgesel emellerinin önüne geçmeye çalışmaktadır.
Bununla birlikte, tüm Arap ülkelerinin pozisyonu aynı değildir:
BAE, İran ile siyasi gerilime rağmen ekonomik ilişkilerini korumakta, Katar Tahran ile pragmatik ve dengeli ilişkiler sürdürmekte, Umman ve Irak ise taraflar arasında arabulucu rolünde bulunmaktadır.
2023 yılında Çin'in arabuluculuğuyla Suudi Arabistan ve İran arasında diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması, bölgede yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirildi. Bu adım, uzun yıllar düşman konumda olan tarafların doğrudan diyaloğa döndüğünü gösterdi. Analistler, bu normalleşmenin tam bir güven anlamına gelmediğini, daha çok bölgesel savaşları önlemek, ekonomik istikrarı korumak ve büyük güçlerin etki dengesini sürdürmek amacını taşıdığını düşünmektedir.
Uzmanların görüşüne göre, Arap ülkeleri ile İran arasındaki ilişkiler ne tam bir barış ne de açık bir savaş aşamasındadır. Mevcut durum daha çok “kontrollü gerilim ve zorunlu diyalog” modeliyle karakterize edilmektedir.
İran'ın bölgesel siyasetinden vazgeçmediği, Arap ülkelerinin ise güvenlik endişelerini gidermediği bir ortamda, ilişkilerin tam normalleşmesi yakın gelecekte gerçekçi görünmemektedir. Bununla birlikte, taraflar artık doğrudan çatışmanın pahalıya mal olduğunu anlamakta ve diplomatik kanalları açık tutmaya çalışmaktadırlar.