Türkiye'nin “Yeni Şafak” gazetesi manşetten ABD'nin Türkiye'deki eski büyükelçisi Tom Barrack'ın dikkat çekici fikrini öne çıkardı: Avrupa, Türkiye'nin Avrupa'yı korumasını istiyor ama Türkiye'nin en iyi askeri teknolojiye sahip olmasını istemiyor. Bu cümle bir alıntıdan daha fazlasıdır. Bu, Avrupa–Türkiye ilişkilerinin açık bir teşhisidir.
Avrupa uzun yıllardır Türkiye'yi NATO'nun güneydoğu kalkanı olarak görüyor. Göç dalgalarını durduran, Orta Doğu'daki kaosu kendi üzerinde tutan, Karadeniz ve Doğu Akdeniz güvenlik dengesinde ön cephede duran ülke işte Türkiye'dir. Avrupa güvenliğinin gerçek yükünü taşıyan ise Brüksel değil, Ankara'dır. Ancak güçlü ordu sadece asker sayısı ile ölçülmez. Güçlü ordu bağımsız savunma sanayii, teknoloji, istihbarat ve en önemlisi karar verme özgürlüğü demektir. İşte bu noktada Avrupa'nın çifte standartları ortaya çıkıyor.
Avrupa istiyor ki, Türkiye NATO operasyonlarında ön sırada olsun ama F-35 programından dışlansın. Türkiye Rusya'ya karşı siper rolünü oynasın ama S-400 aldığı için yaptırımla yüzleşsin. Türkiye göçmenleri tutsun ama kendi hava savunma sistemini kurduğunda bu “rahatsızlık” yaratsın. Bu yaklaşım müttefiklik değil, işlevsel sömürü modelidir. Tom Barrack'ın yıllar önce verdiği mesajın mahiyeti de işte budur. Türkiye'nin güvenliği Avrupa'nın güvenliğidir ama Türkiye'yi zayıf tutmak isteyen yaklaşım stratejik açıdan absürttür. Eğer Avrupa gerçekten stratejik müttefik istiyorsa, Türkiye'yi yarım güç olarak değil, tam teşekküllü askeri-siyasi aktör olarak kabul etmelidir. Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde attığı adımlar bu gerçekliğin sonucudur. Bayraktar, ANKA, Kızılelma, milli füzeler ve deniz platformları Avrupa'ya karşı değil, Avrupa'nın samimiyetsiz tutumuna cevap olarak ortaya çıkmıştır. Ankara artık izin bekleyen değil, kendi güvenliğini kendi tasarlayan bir aktördür.
Batı'nın Türkiye'ye yaklaşımında duygusal değil, yapısal bir sorun var. Sorun Erdoğan'da değil, somut siyasette değil, hatta demokrasi retoriğinde de değil. Sorun şudur ki, Türkiye güçlendikçe Batı'nın ona biçtiği rol dağılıyor. Batı için ideal Türkiye uzun yıllar şöyle tasavvur ediliyordu: güvenlik yükünü taşıyan ama strateji kurmayan; asker veren ama karar vermeyen; köprü olan ama yön seçmeyen ülke. Yani işlevsel ama egemenliği sınırlı bir aktör. Bu model artık işlemiyor.
Türkiye güçlendikçe, ilk bozulan güvenlik hiyerarşisi oldu. NATO içinde yazılmamış bir kural vardı: teknoloji Batı'dan gelir, operasyon sahaya aktarılır. Türkiye bu dönemi kapattı. Kendi İHA'larını, füzelerini, deniz platformlarını üretmeye başladığında mesele sadece silah değildi. Mesele bağımlılığın bitmesiydi. Bağımlılık bitince itaat mekanizması da çöküyor. Batı'nın sinirlenmesinin birinci sebebi budur: yönetilemeyen müttefik.
İkinci sebep daha derindir: örnek korkusu. Türkiye gösterdi ki, Batı ile işbirliği yapıp aynı zamanda Batı'nın diktesi altında olmamak mümkündür. NATO üyesi olup Rusya ile, Ukrayna ile, Orta Doğu ile paralel konuşmak mümkündür. Avrupa'nın “ya bizimlesin, ya bize karşısın” mantığı bu noktada iflasa uğruyor. Bu model sadece Türkiye için işlemiyor. Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkasya ve Orta Doğu için alternatif bir yol haritasına dönüşüyor. Avrupa'nın sinirleri işte burada geriliyor.
Üçüncü sebep jeopolitik ağırlıktır. Türkiye artık sadece coğrafi konumuna göre değil, kararlarıyla da oyun değiştiriyor. Karabağ'dan Karadeniz'e, Ukrayna'dan Doğu Akdeniz'e kadar süreçlerde Ankara dışarıdan bir gözlemci değil. Bu ise Avrupa'nın bölgede tek normatif merkez olma iddiasını zayıflatıyor. Bu nedenle Türkiye güçlendikçe aynı senaryo tekrarlanıyor. Tehditler artıyor, silah ambargosu retoriği güçleniyor, demokrasi adı altında siyasi baskı mekanizmaları devreye sokuluyor. Bunlar prensip meselesi değil. Bunlar kontrol refleksidir. Avrupa Birliği Türkiye'yi kendi güvenliği için gerekli sayıyor ama onun tam güç olmasını istemiyor. Çünkü tam güç olan Türkiye artık periferide değil, paralel bir merkezde duruyor.
NATO içinde de aynı paradoks var. Türkiye ittifakın yükünü taşıyor ama stratejik inisiyatif gösterir göstermez “uyumsuz müttefik” ilan ediliyor. Batı Türkiye'yi yarım güç olarak tutmak istiyor çünkü bu, rahattır. Ama tarih gösteriyor ki, yarım tutulmak istenen devletler ya dağılır ya da yeni bir yol bulur. Türkiye artık bu yeni yolu buldu. Azerbaycan ve Pakistan ile derinleşen askeri-stratejik işbirliği, Orta Doğu'dan Güney Asya'ya uzanan güvenlik diyalogları, Suudi Arabistan ile koordinasyon çabaları gösteriyor ki, Ankara sadece Batı'ya bağlı güvenlik mimarisi ile yetinmek niyetinde değil. Bu, birine karşı yönelmiş bir blok değil, kendine yeten bir güç arayışıdır. Sonuç açıktır. Türkiye güçlendikçe Batı sinirleniyor çünkü güçlü Türkiye Batı'nın alıştığı düzenin dışına çıkıyor. Ama bu sinir Türkiye'yi durdurmuyor. Aksine, onu daha bağımsız, daha sert ve daha çok yönlü bir siyasete itiyor. Avrupa'nın bunu kabul edip etmemesi artık Ankara'nın problemi değil.
Elbəyi Həsənli,
Zürih