ABŞ prezidenti Donald Trump, İran ile 2 haftalık ateşkes anlaşmasına varıldığını bildirdi. Bu süre zarfında taraflar barış anlaşmasını sonuçlandırmaya çalışacak. Ateşkese aracılık eden Pakistan'ın başkenti İslamabad'da taraflar bir araya gelecekler. İran, yaptırımların kaldırılmasını ve ABD kuvvetlerinin bölgeden çekilmesini istiyor.
Pakistan'ın, Çin'in, Rusya'nın ve diğer ülkelerin bu meselelerde belirli bir bakış açısı var.
Bölgesel bir aktör olan Türkiye'nin meseleye yaklaşımı ve beklentileri oldukça önemli ve dikkat çekicidir.
Modern.az'a yaptığı açıklamada, Türk güvenlik uzmanı İmbat Muğlu, uluslararası siyasette bazı adımların ilk bakışta barışa doğru atılan adımlar gibi göründüğünü, ancak daha derinlemesine incelendiğinde bunların daha karmaşık hesaplamaların ürünü olduğunun ortaya çıktığını belirtti:
“ABD Başkanı Donald Trump tarafından ilan edilen ABD-İran ateşkesi tam da böyle bir gelişmedir. İki hafta... Diplomasi için kısa bir süre, ancak jeopolitik hesaplamalar için oldukça önemli bir dönemdir. Bu tür ateşkesler genellikle kalıcı barışın habercisi değil, aksine tarafların kendi pozisyonlarını değiştirdiği, riskleri ölçtüğü ve sonraki adımlarını planladığı "stratejik molalar"dır. Gerçekten de, ABD ve İran arasındaki gerilim sadece bugünü değil, on yıllara yayılan derin krizler zincirinin bir parçasıdır. Nükleer program, bölgesel güç mücadeleleri ve yaptırımlar gibi meseleleri göz önüne alırsak, iki haftalık bir sürenin bu sorunları çözmesi beklenmez. Peki bu ateşkes neden önemlidir? Çünkü bu tür kısa vadeli anlaşmalar tarafların niyetlerinin sınandığı bir zemin yaratır. Aynı zamanda, doğrudan çatışma riskini azaltır, diplomasi için yer açar”.
Uzmanın görüşüne göre, bölgesel ve küresel aktörlerin bu sürece bakış açıları ateşkesin kendisi kadar önemlidir:
“İsrail için mesele doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. İran'ın bu süreçte zaman kazanması Tel Aviv'de ciddi bir endişe kaynağıdır. Bu nedenle ateşkes desteklenen, ancak güvenilmez bir ara çözümdür. Ancak Rusya buna farklı yaklaşmaktadır. Ne tam ölçekli bir savaş ne de tam ölçekli bir barış Moskova'nın çıkarlarına uygun değildir. Kontrol altında tutulan gerilim hem ABD'yi meşgul edecek hem de Rusya için jeopolitik manevra alanı açacaktır. Bu nedenle, Rusya için ateşkes bir çözüm yolu değil, yönetilebilir bir dengeyi temsil etmektedir. Türkiye tarafında manzara daha pragmatiktir. Bölgedeki her gerilim doğrudan güvenlik, ekonomik ve enerji dengelerini etkilemektedir. Bu nedenle, Ankara gerilimin azalmasını desteklese de, ateşkesin kalıcı bir sürece dönüşmesini tercih etmektedir. Kısa vadeli anlaşmalara olumlu bakılmakta, ancak yeterli görülmemektedir. Peki Çin nasıl? Çin bu sürece doğrudan bir güvenlik krizi olarak değil, ekonomik ve stratejik istikrar meselesi olarak bakmaktadır. Pekin için Orta Doğu, enerji tedarikinin sürekliliği ve küresel ticaret yollarının güvenliği için çok önemlidir. Bu nedenle, ani bir savaş olasılığı Çin'in en az istediği senaryolardan biridir. Çin'in yaklaşımı genellikle açıktır: gerilim azaltılmalı, istikrar korunmalı ve mümkün olduğunda süreç çok taraflı diplomasiye geçirilmelidir. ABD ve İran arasında ilan edilen iki haftalık ateşkes ilk bakışta bölgesel gerilimin azaltılmasında önemli bir adım gibi görünmektedir. Ancak daha yakından bakıldığında bu anlaşmada önemli bir boşluk tespit edilmektedir: Lübnan bu çerçevenin dışında kalmıştır. Ülkede nüfuzlu olan “Hizbullah” sadece yerel bir aktör değil, aynı zamanda İran'ın bölgesel stratejisinin önemli bir parçasıdır. Bu nedenle, İran'la ateşkes otomatik olarak “Hizbullah”ı bağlamaz. Üstelik, Lübnan arenası uzun süredir İsrail ve Hizbullah arasındaki gerilimin merkezinde olmuştur. Bu hat, kendi dinamikleri olan ayrı bir "çatışma dosyası"dır. Sınır güvenliği, caydırıcılık ve karşılıklı tehdit algısına dayanan bu denklem, ABD-İran hattındaki diplomatik gelişmelerden bağımsız olarak devam edebilir. İşte bu nedenle, söz konusu ateşkes aslında kapsamlı bir barış anlaşması değil; bu, sınırlı gerilimin yönetilmesi adımıdır. Sonuç olarak, Lübnan'ın ateşkesten dışlanması bir istisna değil, aksine, bölgedeki çok katmanlı çatışma yapısının doğal bir sonucudur”.
İ. Muğlu'nun sözlerine göre, ABD ve İran arasındaki diplomatik ilişkilerin tüm gerilim hatlarını kapsayacak kadar geniş olmaması en önemli faktör olarak öne çıkıyor:
“Orta Doğu'da hiçbir ateşkes, gerçekten tüm cepheleri kapsamadıkça, "tam" ateşkes değildir. Lübnan bugün bu gerçeğin en somut örneği olarak karşımızda duruyor. Ateşkes mevcuttur, ancak savaş olasılığı hala masadadır. Bütün bu manzara bize şunu söylüyor: Bu ateşkes kendi başına bir çözüm yolu değildir. Ancak doğru yönetilirse, bir fırsat olabilir. Uluslararası ilişkilerde barış çoğu zaman büyük anlaşmalarla değil, küçük, geçici adımlarla başlar. Ancak bu adımların kalıcı sonuçlar verip vermemesi tarafların gerçekten bir çözüm isteyip istememesine bağlıdır. İki haftalık süre sona erdiğinde iki ihtimalimiz olacak: Ya bu süreç daha geniş bir diplomatik çerçeveye dönüşecek, ya da taraflar kaldıkları yerden, belki de daha sert bir şekilde devam edecekler. Kısacası, bu ateşkes son değil, bir sınavdır. Ve bu testin sonucu sadece Washington ve Tahran arasında değil, aynı zamanda İsrail'den Çin'e kadar geniş bir jeopolitik spektrüme doğrudan etki edecektir”.