Nevruz bayramı, binlerce yıldır çeşitli halkların kültüründe yer edinmiş en eski bayramlardan biridir. Baharın gelişini, doğanın uyanışını ve hayatın yenilenmesini simgeleyen bu bayram Azerbaycan'ın yanı sıra, İslam dünyasında, İran coğrafyasında, Orta Asya ülkelerinde ve bir dizi Doğu halkı arasında geniş çapta kutlanmaktadır. Tam da bu geniş coğrafyada yayılması nedeniyle, tarihsel olarak Nevruz'un hangi halka ait olduğu meselesi etrafında çeşitli görüşler ve iddialar dile getirilmiştir. Bazı araştırmacılar kökenlerini eski Türk dünya görüşüyle ilişkilendirirken, diğerleri bayramın Zerdüştlük döneminde oluştuğunu ve Fars kültürüyle bağlantılı olduğunu iddia etmektedir.
Bununla birlikte, Nevruz bayramı sadece baharın gelişini kutlayan bir gün değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca oluşmuş zengin adet ve gelenekler sistemiyle öne çıkan büyük bir kültürel mirastır. Bu bayramın etrafında halkın dünya görüşünü, yaşam tarzını ve doğayla ilişkisini yansıtan çok sayıda tören, oyun ve inanç oluşmuştur. Ancak zamanla, yaşam tarzının değişmesi, savaşlar ve göç süreçleri nedeniyle bu geleneklerin bazıları eskisi gibi yaşatılmamakta, bazıları ise giderek unutulmaya başlamaktadır.
Merak uyandırıcıdır, hangi Nevruz adet ve gelenekleri geçmişten bugüne unutulmuştur?
Konuyla ilgili Modern.az'a konuşan filoloji doktoru, folklor araştırmacısı Şakir Albalıyev belirtmiştir ki, Nevruz bayramının hangi halka ait olduğu tarihsel olarak çeşitli halklar arasında tartışılmıştır. Onun sözlerine göre, aslında bu, oldukça tartışmalı bir konudur ve farklı görüşler mevcuttur.
"Bu tartışmaların belirli bir anlamda haklılık payı da vardır. Çünkü Nevruz öyle büyük ve kadim bir kültür olayıdır ki, bugün tüm Doğu dünyasında, Türk dünyasında ve İslam aleminde kutlanmaktadır. Tam da bu nedenle Nevruz ile ilgili çeşitli fikirler dile getirilmektedir. Günümüzde ise neredeyse Nevruz, tüm Doğu halklarının, Türk dünyasının ve İslam aleminin ortak bayramı olarak kutlanmaktadır".
Ş.Albalıyev ayrıca belirtmiştir ki, Nevruz bayramının aslında hangi halka ait olduğu konusunda çok çeşitli iddialar bulunmaktadır:
"Azerbaycan halkı ve genel olarak Türk halkları Nevruz'u kendi kültürel mirasları olarak kabul etmektedir. Diğer yandan, bazı Fars araştırmacılar kökenlerini Zerdüştlükle ilişkilendirerek Fars kültürüne ait olduğunu belirtmektedirler. İran'da da Nevruz çok büyük bir coşkuyla kutlanmakta ve devlet düzeyinde uzun süreli tatil günleri verilmektedir. Aynı şekilde diğer Türk halklarında ve İslam dünyasına mensup ülkelerde de bu bayram kutlanmaktadır".
Folklor araştırmacısı, Nevruz'un köklerinin insanlığın dünyayı idrak etmeye başladığı dönemlere kadar uzandığını da eklemiştir:
"Yani insanın doğayı, hayatın yenilenmesini ve mevsimlerin değişmesini anlamaya başladığı dönemden itibaren böyle bir bayramın oluştuğu düşünülebilir. Bu anlamda Nevruz sadece bir bayram değil, aynı zamanda bir hayat felsefesi, dünyaya bakış sistemidir. O, insanın doğayla ilişkisini ve hayatın yenilenmesi fikrini ifade eder.
Amerikalı bilim insanı Samuel Kramer'in meşhur bir fikri vardır: “Tarih Sümer'den başlar”. Sümerler, dünya kültürüne büyük katkılar sağlayan en eski medeniyetlerden biridir. Bazı araştırmacılar Sümerlerin proto-Türk kökenli olduğunu ileri sürmektedirler. Bu açıdan, insanlığın en eski kültürel geleneklerinden biri olarak Nevruz'un oluşumunda eski Türk düşüncesi ve dünya görüşünün de önemli bir rol oynadığına dair bir görüş de mevcuttur.
Türk zekası ve Türk dünya görüşü, tarih boyunca devasa kültürel olayları şekillendirerek dünyaya aktarabilmiştir. Bu açıdan, Nevruz gibi büyük bir kültürel fenomen de zamanla çeşitli halklar tarafından benimsenmiş ve her halk onu kendi dünya görüşüne uygun şekilde yaşatmıştır. Tam da bu nedenle bugün Nevruz üzerinde çeşitli iddialar dile getirilmekte ve farklı halklar onu kendi kültürlerinin bir parçası olarak sunmaktadırlar".
Konuşmacımız aynı zamanda Nevruz ile ilgili unutulmuş adet ve geleneklerin varlığı meselesine de açıklık getirmiştir:
"Genel olarak bayramlar öyle büyük kültürel olaylardır ki, tarihleri yüzyıllara, hatta bazen bin yıllara dayanır. Tarih boyunca sosyo-ekonomik yapıların değişmesi, yaşam tarzının yenilenmesi sonucunda bazı adetler zamanla unutulur, diğerleri ise yeni anlamlar kazanarak oluşur. Bu, aslında tarihsel gelişimin doğal bir sürecidir.
Bununla birlikte, halkın yüzyıllar boyunca oluşturduğu adet ve gelenekler birdenbire yok olmaz. Onlar nesilden nesile aktarılarak belirli değişikliklere uğrar, bazen dönüşüme tabi tutulur. Bu değişiklikler çoğu zaman hissedilmez ve insanlar bayramın eskisi gibi kutlandığını düşünür. Ancak araştırmacılar bu konuları daha derinlemesine incelediklerinde bazı adetlerin zamanla unutulduğunu veya değiştiğini görürler.
Nevruz bayramında da bu tür durumlar gözlemlenmektedir. Ancak burada bayramın kendisinin unutulmasından söz edilmemektedir. Aksine, Nevruz halkın manevi varlığını koruyan, kimliğini yaşatan en önemli kültürel niteliklerden biridir. Sadece belirli dönemlerde bayramın bazı törenleri eskisi gibi geniş çapta yapılamamıştır".
Mülakatçının sözlerine göre, özellikle son bir asırda, otuz yılı aşkın süredir ülkemizin yaşadığı sosyo-politik olaylar bu süreci etkilemiştir:
"Batı Azerbaycan'dan sürgün edilme, Karabağ çatışması sonucunda yüz binlerce insanın mülteci ve zorunlu göçmen durumuna düşmesi halkın hayatını ağır şekilde etkilemiştir. Bu durum, Nevruz bayramının bazı adetlerinin eskisi gibi icra edilmesine de engel olmuştur.
Çünkü Nevruz, esasen açık havada, geniş mekanlarda yapılan bir halk şenliğidir. Dağların başında şenlik ateşi yakmak, ovalarda bayram törenleri düzenlemek, geceleri sabaha kadar eğlenmek gibi gelenekler için uygun ortam ve koşullar gereklidir. Zorunlu göçmen durumunda yaşayan insanlar ise bu adetleri eskisi gibi sürdüremediler. Şehir ortamında da köy ve kasabalardaki gibi geniş bayram coşkusunu yaşatmak her zaman mümkün olmamaktadır. Bu açıdan bayramın kutlanma imkanları belirli ölçüde kısıtlandı ve bazı adetler zamanla arka plana geçti".
Ş.Albalıyev, eski dönemlerde Nevruz arifesinde yedi Çarşamba'nın kutlandığını da hatırlatmıştır:
"Onların üçü “yalancı Çarşamba”, dördü ise esas son Çarşambalar olarak kabul edilirdi. Bu yalancı Çarşambalar zamanla neredeyse unutulmuştur. Ancak Karabağ bölgesinde, özellikle benim yaşadığım Cebrail'de 1993 yılına kadar o yalancı Çarşambalardan biri kutlanıyordu. İşgal ve zorunlu göçmenlik sonucunda ise bu gelenek de giderek ortadan kalktı", diye sözlerini tamamlamıştır.