Ramazan SİRACOĞLU
“Kimsenin aşkı olmaz bizim sevgimiz kadar…”
Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye devletine Azerbaycan Cumhuriyeti kadar samimiyet, bağlılık duygusu, candanlık hissi olduğunu düşünmüyorum. Azerbaycan'da Türkiye'ye olan sevgi tarif edilemez derecede derindir. Bu sevginin temelinde kan bağı, ruh hali, hafıza, şecere kökü yatar. Eminim ki, vatandaşlarımız arasında “Sizce, Azerbaycan'ın en güvendiği devlet hangisidir?” konusunda bir kamuoyu araştırması yapılsa katılımcıların en azından yüzde doksanı tereddüt etmeden, gururla “Türkiye Cumhuriyeti” cevabını verir. Sevindirici bir durumdur ki, çağdaş zamanın son 30 yılında Azerbaycan–Türkiye ilişkileri tüm alanlarda yükselen bir ivmeyle gelişmektedir. İnanıyorum ki, bazı habis güçlerin tüm sinsi politikalarına rağmen bu gelişim hızı asla zayıflamayacaktır. Azerbaycan–Türkiye ilişkilerinin sağlamlaşmasında siyasi şahsiyetlerle birlikte, bilim ve kültür temsilcilerinin de hizmetleri şüphesizdir.
Modern dönemde Azerbaycan ve Türkiye vatandaşlarının maddi imkan oluştuğunda istenilen anda, vizesiz ve dış pasaportsuz bir ülkeden diğerine gitmesi olağan bir durumdur. Belki de çağdaş gençlik asla tasavvur etmez ki, Sovyet rejiminde bu mesele nasıl zor bir işti. Sovyet devletinin sert demir perde politikası Azerbaycanlıları Türkiye'ye, Türkiyelileri de Azerbaycan'a hasret bırakmıştı. Ancak tüm engellere rağmen Sovyet döneminde az sayıda da olsa aşılmaz görünen siyasi engelleri aşabilen şahıslar vardı. Biz uzun müddet birbirimizi onların şahsında tanımış, ülkelerimiz hakkındaki tasavvurlarımızı onların şahsında belirlemişiz. O zaman televizyon kanalları da ancak Sovyet mekanına odaklanmış, mavi ekranlarda ancak kolhoz tarlalarında ve sanayi müesseselerinde “harikalar yaratan, komünizm kuruculuğu” ile meşgul olanlardan reportajlar verilir, II. Dünya Savaşı konusunda veya detektif janrında çekilmiş filmler gösteriliyordu. Sovyet döneminde sinemalarda çok nadir hallerde Türk filmleri gösterilirdi. 1960'lı yıllarda yurt dışına, özellikle de Türkiye'ye gidip- gelen adama kozmonot gibi bakılıyordu. Sovyet vatandaşının NATO ülkesini ziyaret edebilmesi pratik bakımdan müşkül bir meseleydi. Yurt dışına gitmek isteyenlere başta KGB olmak üzere, çeşitli merciler tarafından ciddi şekilde araştırıldıktan ve siyasi istikrarı hakkında ilgili teşkilatlardan izin alındıktan sonra, ancak Moskova'dan uçmak şartıyla dış pasaport verilirdi. Geri dönüldüğünde o pasaport mutlaka Moskova'da gerekli yere teslim edilirdi. Gururla belirtmek gerekir ki, o yıllarda hiçbir engel Azerbaycan vatandaşlarında Türkiye'ye olan sonsuz sevgiyi azaltamamıştı. Bu yazıda geçen yüzyılın son çeyreğinde meydana gelmiş birkaç olayın örneğinde Azerbaycan vatandaşlarının Türkiye'ye gösterdiği sevgi hissini değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum.
1967 yılının Eylül ayının 27'sinde Türkiye Cumhuriyeti'nin o zamanki Başbakanı Süleyman Demirel'in Bakü'ye resmi ziyareti sırasında Bakü'deki “Araz” sinemasında meşhur Türk edebiyatçısı Reşat Nuri Güntekin'in “Bir köy masalı” eseri esasında çekilmiş, başrolde sinema yıldızı Türkan Şoray'ın oynadığı “Bir dağ masalı” filminin gösterimi sırasında akıl almaz bir olay yaşanmıştı. Film dublaj edilmediği için organizatörler Rus diline senkron çeviri yöntemini düşünmüşlerdi. O filmin başlangıcında filmin kahramanı genç Lale öğretmen (Türkan Şoray) açık havada öğrencilerine ders veriyor:
“Ormanlar bir millet için en önemli gelir kaynaklarından biridir. Ormanlar verimli toprakların sellerle, rügarlarla denizlere dökülmesine engel olur, yağmur yağmasına yardımcı olur. Ormanların en büyük düşmanı yangınlar ve keçilerdir…”
Sinema makinist kulübesinde oturmuş tercüman filmdeki Lale öğretmenin sözlerini tercüme etmeye başladı: “Леса являются одним из важнейших источников дохода для нации. Леса препятствуют вымыванию плодородной почвы…”
Salondaki seyirciler kitlesel şekilde tercümana itiraz seslerini yükselttiler:
– Kendi dilimizde konuşuyor, neyi tercüme ediyorsunuz? Seyircilerin ciddi itirazına aldırış etmeden Lale öğretmenin öğrencilerine dediği “Ormanları korumak sadece korucunun değil, hepimizin görevidir. Şimdi dersimiz müzik, hazır mısınız, çocuklar?” cümlesini de tercüman “Охрана лесов — это долг не только лесника, но и каждого из нас” şeklinde çevirince salon çalkantılı bir deniz gibi yeniden uğuldadı:
– Boşboğaz, kessenize sesini! “Sinirlerimizle oynama!” “İmkan ver sinemaya bakalım!” “Baş-beynimizi götürme!” Bazıları Rusça itiraz ediyordu: “Эй, сапожник, глуши мотор”. Daha kaba sözler bağıranlar da vardı: “Завали хлебало, толмач!”
Meseleye sinemanın idaresi müdahale etti: – Yoldaşlar, gürültü patırtı çıkarmayın. Belki kimse anlamıyor? Tercümenin ne zararı var ki?
Seyirciler onunla kesinlikle anlaşmıyorlardı: – Kendinizden iş çıkarmayın, bize tercüme lazım değil. Burada anlamayan yok. Varsa, konuşsun o anlamayan.
Tek tük yerlerden “понимаем, понимаем” sesleri duyulunca yöneticinin söyleyecek sözü kalmadı. Böylelikle, “Bir dağ masalı” filmi sonuna kadar Türk dilinde gösterildi. İlk bakışta küçük, önemsiz görünen bu olay, aslında, Sovyet ideolojisi propagandacılarının yıllar boyunca yürüttüğü dil siyasetinin boşluğunun göstergesiydi. Zira o ideologlara göre, Leninizmin zaferi sonucunda Sovyet toplumunda insanların yeni tarihi birliği – Sovyet halkı oluşmuştu. “Araz” sinemasında gösterilen “Bir dağ masalı” filmini izleyenler ise aniden idrak etmişlerdi ki, bu film onların kendi dilindedir. Sovyet ideologlarının yıllarca NATO ülkesi, kapitalist devleti gibi tanıtmaya çalıştığı Türkiye, orada yaşayanlar aynen bu seyircilerin kendileri gibi imişler. Filmde aynen Azerbaycanlı çocuklara benzeyen küçük ilkokul öğrencilerinin koro halinde okudukları şarkı seyircileri sanki büyülemişti:
Orda bir yol var, uzakta:
O yol bizim yolumuzdur!
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur!
Sinemadan çıktıktan sonra filmi izleyenlerin bazıları ömür boyu “uzakta olan bizim yol”un büyüsüne kapıldılar.
1970 yılının Haziran ayında tanınmış Türk şarkıcısı Nesrin Sipahi (meşhur “Arım, balım, peteğim” filminde okunan unutulmaz şarkının icracısı) Bakü'de, Yeşil Tiyatro'da gerçekleştirdiği solo konseriyle seyircilerin beğenisini kazandı. Besteci Said Rüstemov'un “Süreyya” ve müziği İbrahim Topçubaşov'a ait olan “Dağlarda duman güzeldi” şarkılarını kendine özgü tatlı şivesiyle okuyan Nesrin Sipahi'nin her performansı sürekli alkışlarla karşılanmıştı.
1974 yılının Mayıs ayında Bakü'ye gelmiş Emel Sayın'ın o zamanki Lenin adına Cumhuriyet Sarayı'nda verdiği konser de cumhuriyetimizde özel bir yankı uyandırmıştı. Emel Sayın'ın konserde eşsiz bir ustalıkla okuduğu “Çile bülbülüm, çile” şarkısı seyircileri duygulandırmış, uzun süre tartışma konusu olmuştu. Emel Hanım'ın sesi dinleyenleri hayran bırakmıştı:
Issız yuvanda tektin,
Çekilmez çile çektin.
Kim derdi gülecektin?
Çile bülbülüm çile...
Şarkıcının her kıtanın sonunda “ALLAH” demesi ve bu sözün seyirciler tarafından da tekrarlanmasını rica etmesi özel bir noktaydı. Bu hareket ateist rejime meydan okumak, Marksizm-Leninizm teorisini hiçe saymak idi, aslında. Yaklaşık 2500 kişilik salonun büyük çoğunluğunun koro halinde, yüksek sesle ALLAH demesi muhteşem bir ses efekti yaratmıştı. Salonda sıraların arasını geze- geze şarkı söyleyen Emel Sayın'ın boynuna şefkatle sarılan yaşlı bir kadın kendi boynundaki kolyeyi şarkıcıya bağışlamıştı. Emel Sayın'ın özel bir şevkle okuduğu “Adını anmayacağım” şarkısı seyircilerin de katılımıyla söylenmişti. Konserde Emel Hanım o şarkının nakarat kısmını sevgili seyircilerinden birlikte okumalarını rica etmişti: “Efendim, rica etsem şarkının nakarat kısmına bana eşlik eder misiniz?” Seyirciler de büyük coşkuyla bu isteği yerine getirmişlerdi:
Geçse de gençlik çağım,
Boş kalsa da kucağım;
Sözümü tutacağım,
Adını anmayacağım...
O anda sahne ile salon, şarkıcı ile seyirci bütünleşmiş, bir vahdet yaratmıştı. Kadirşinas Azerbaycan seyircilerinin ciddi isteğiyle Emel Sayın'ın 6 konserlik sefer turnesinin süresi uzatılmış ve o, daha birkaç konser vererek derin bir izlenimle Bakü'den Moskova'ya uçmuştu.
Son konserinde meşhur bir şarkının sözlerini cüzi değiştirerek okumuştu Emel Sayın:
Sizinle bir ilkbahar mevsimiydi, tanıştık:
Sanki bir-birimizi yıllarca aramıştık!
Düşmeden el diline mesut günler yaşadık...
Yabancı olduk şimdi— yazık bir-birimize...
Duygulandırmıştı Emel Hanım'ın mana dolu sözleri hayranlarını. Seyirciler arasındaki cesaretliler, atılganlar, KGB takibatlarından çekinmeyenler yer yer “hiçbir zaman yabancı, hiçbir zaman yad olmadık, inşallah her zaman öz olarak da kalacağız” – diye seslenmişlerdi o zaman.
Emel Sayın'a geniş seyirci kitlesinin hadsiz sevgisinin temelinde Azerbaycan vatandaşlarının, şüphesiz ki, Türkiye'ye olan sevgisi yatıyordu. Yani, Emel Sayın'a olan alkış seli netice itibarıyla Türkiye'ye yönelmişti. O yıllarda Bakü'ye gelen Müşerref Akay da, İnci Çayırlı da aynı samimiyet ve hararetle karşılanmıştı. Azerbaycan seyircileri konser salonlarında kesilmeyen sürekli alkışlarla, aslında, ayrı ayrı şahısları değil, o şahısların temsil ettikleri ülkeye - Türkiye'ye olan hadsiz sevgilerini sergiliyorlardı.
Azerbaycan-Türkiye kültürel bağlılığından bahsederken sevgili Zeynep Hanlarova'yı asla unutmamak gerekir. O yıllarda Zeynep Hanım eşsiz bir yetenekle Azerbaycan ve Türkiye bestecilerinin şarkılarını okuyarak Türk dünyasının gönlünde taht kurmuştu. Onun yorumu “Sev, kardeşim” ve “Seni, yalancı seni” şarkılarına özel bir ahenk ve ruh katmıştı. Zeynep Hanım'ın “Sev, kardeşim”i bugün de milyonlar tarafından büyük bir beğeniyle dinleniyor:
Dünyaya geldik bir kere,
Kavgayı bırak, her gün bu şarkıyı söyle:
Sevdikçe güler her çehre.
Amaçlar hep bir olsun,
Kalpler birlikte…
1982 yılının Nisan ayında Bilimler Akademisi'nin El Yazmaları bölümünü (şimdiki El Yazmaları Enstitüsü'nü) ziyaret etmiş Türkiye Cumhuriyeti'nin fevkalade ve salahiyetli büyükelçisi Vahid Halefoğlu ile akad. Hamid Araslı arasında yaşanmış bir olayı hatırlatmak yerinde olur. Türkiye Cumhuriyeti'nin SSCB'deki büyükelçisi Vahid Halefoğlu (1919–2017) 1982 yılında El Yazmaları Fonu'nu ziyareti sırasında Fuzuli'nin portresinin önünde durup meşhur “Meni candan usandırdı” matlalı gazelini söylediğinde akademik Hamid Araslı (1902–1983) da çınar boylu, yakışıklı Türk büyükelçisinin sözlerini “Mene ta'n eyleyen gafil seni görgeç utanmaz mı?” mısrasıyla tamamlamıştı. Tahmin ediyorum ki, bu mükaleme siyasi bir mesaj imiş ve Hamid Bey Fuzuli'nin o mısrasını söylerken Türk büyükelçisini refakat eden Sovyet yetkililerini kastetmiştir.
Azerbaycanlılar için Türkiye'nin her başarısı gurur ve sevinç kaynağıdır. Bunun ispatına gerek yoktur. Sayısız miktarda buna örnek göstermek mümkündür. Mesela, 2000 yılının Mayıs ayının 17'sinde Galatasaray futbol kulübü UEFA şampiyonu olduğunda Azerbaycanlılar nasıl bayram ediyorlardı? 2001 yılının Ağustos ayının 24'ünde Türk Yıldızları pilotları Bakü semasında örnek uçuşlar gerçekleştirdiğinde 2 milyona yakın Azerbaycanlının deniz kenarında, sokaklarda, evlerin balkonlarından o şanlı şahinleri hararetle alkışlaması unutulmaz anlardır. 2011 yılında Eurovision Şarkı Yarışması'nda “Running Scared” (Ürkek kaçış ) şarkısıyla 221 oy toplayarak yarışmanın birincisi olmuş Azerbaycan heyetinin üyesi Nigar Camal'ın sahneye Türk bayrağı ile çıkması Azerbaycan'ın Türkiye'ye sevgisinin en bariz göstergesi olarak tarihe geçti. Azerbaycan onu Taşnak-Bolşevik zulmünden kurtarmış, o zamanın Harbiye Nazırı Enver Paşa'yı, Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa'yı daima rahmet ve saygıyla anar, Karabağımızın azgın düşman işgalinden azat edilmesinde bizimle omuz omuza durmuş MEHMETÇİK ile gurur duyar.
Uluslararası alanda Azerbaycan-Türkiye kardeşliğini kıskanan sinsi siyasi güçlere inat iki devlet arasındaki kardeşlik ilişkisi inşallah sarsılmaz. Meşhur sinema yıldızı Türkan Şoray'ın “Kara gözlüm” filminde söylediği sözler gerçek olsun:
Aramıza kimse gelip girmesin,
Ayırmasın Mevlam bizi ömür boyunca…