Modern.az

Kızı Emin Sabitoğlu'nun en büyük sırrını ilk kez açıkladı - Rektörle RÖPORTAJ

Kızı Emin Sabitoğlu'nun en büyük sırrını ilk kez açıkladı - Rektörle RÖPORTAJ

Röportaj

10 Nisan 2026, 09:30

Azerbaycan'ın tanınmış bestecisi Emin Sabitoğlu'nun kızı, Azerbaycan Medeniyet ve İnce Sanatlar Üniversitesi Rektörü Ceyran Mahmudova Modern.az sitesine geniş bir röportaj verdi. Ceyran Mahmudova ile sohbetimizde aile köklerinden başlayarak, görkemli besteci Emin Sabitoğlu'nun yaratıcılığı, onun müzik dünyası ve kişisel özellikleri, ayrıca modern dönemde kültür ve sanat alanının sorunları etrafında konuştuk. sanat alanının sorunları etrafında konuştu. Röportaj sırasında Ceyran Mahmudova rektörlük faaliyetleri, eğitim sisteminde uygulanan yenilikler, öğrencilerin karşılaştığı zorluklar ve yapay zekanın sanata etkisi gibi güncel konulara da değindi.


"İrevan Hanı'nın soyundan gelen ninem tüm belgeleri Devlet Arşivi'ne teslim etmişti"


-    Ceyran Hanım, Emin Sabitoğlu'nun ninesi, yani sizin büyük nineniz Afşan Hanım İrevan Han soyunun temsilcilerinden olmuştur. Soyunuzun bu kadar derin köklere bağlı olmasıyla ilgili düşünceleriniz merak uyandırıyor. Ninenizi nasıl hatırlıyorsunuz?

-    Evet, benim ninem İrevan Hanı'nın soyunun temsilcisidir. Kızlık soyadı İrevanski olmuştur. Bey soyunun temsilcisi olan Mahmud Bey Memmedbeyov ile evlendikten sonra soyadı değişerek Memmedbeyova olmuştur. Ama benim için o sadece bizim büyük ninemizdi. O vefat ettiğinde ben 18-19 yaşlarındaydım. Biz onu büyük nine olarak, çocukluğumuzdan beri bize ilgi, şefkat gösteren, her zaman yanımızda olan ailenin bir büyüğü olarak kabul ediyorduk.

Benim için ninemin İrevan Han soyundan gelmesinde hiçbir özellik yoktu. Çünkü o dönem Sovyet dönemiydi. O dönemde hanlardan, beylerden bahsetmek moda değildi. Aslında biz bunu hiç vurgulamıyorduk da. Korktuğumuz için değil. 80'li yıllarda artık o korku yoktu ve bu konuda konuşmak daha serbestti. Ama o, han soyunun temsilcisi olmasaydı da, ben onu aynı derecede sevecektim. Çünkü insan gözünü açtığında eğer iyi ninesi-dedesi varsa, o onu öyle gerçek nine-dede gibi algılar veyahut ebeveyni besteci, yazar veyahut ressam olan evlat onu ebeveyn gibi kabul eder, meşhur kişi gibi değil. Bu yüzden benim için, elbette, büyük ninem en iyi ninelerden biriydi. O, han soyunun temsilcisi olmasına rağmen, çok sade bir insandı ve hiçbir zaman kendini yüksek yerlerde oturması gereken bir insan gibi göstermiyordu. 

-    18-19 yaşınızda olduğunuzu belirttiniz. Herhalde ninenizin sizinle, ailenizle paylaştığı hatıralar da aklınızdadır. Onların bazılarını bize de anlatabilir misiniz?

-    O kendi hayatından bahseder, hatıralarını paylaşırdı. İrevan'daki evlerinden, faytonla yaylaya gitmelerinden, tüm yazı Dereçiçek bölgesindeki bağ evlerinde geçirmelerinden bahsederdi. Büyük ninem evlendikten sonra - 1918'de Bakü'ye taşınmıştı. Çünkü büyük dedem Mahmud Bey Petersburg'da eğitim almış Azerbaycan'ın ilk demiryolu mühendisiydi. Onun işi demiryoluyla ilgili olduğu için onlar Bakü'ye taşınarak burada yaşamışlar. Maalesef büyük dedem erken vefat etti ve büyük ninem 35 yaşında üç çocuğuyla dul kaldı. 

-    Nineniz de o dönemde eğitim almıştı...

-    O, daha evlenmeden önce kız kardeşiyle birlikte Tağıyev'in kızlar okulunda okudu. Orada iki yıl eğitim aldı. Ninem anlatırdı ki, Kurban Bayramı'nda, Ramazan Bayramı'nda öğrencileri sıraya dizerlermiş, Hacı Zeynalabdin Tağıyev onların her birine Nikolay'ın altın onluk sikkelerini bayram münasebetiyle hediye edermiş. Ben o zaman bu bayramların mahiyetine çok da girmezdim, çünkü öncü-komsomol olmuş bir çocuktum. Ninem bana demişti ki, bizim İrevan'daki evimizi yıkmışlar. Onun baba evi 70'li yıllarda ve 80'li yılların başında zaten yıkılmıştı. Demek olar ki, 1918'den sonra ninemin tüm ailesi Bakü'ye taşınmıştı.

-    Ninenizin kitaplarını, hanlığa ait belgeleri görmüş müydünüz?

-    Ninem genel olarak elindeki tüm belgeleri götürüp Devlet Arşivi'ne teslim etmişti. Örneğin, bugünlerde üniversitemizde bölüm başkanı olan, Batı Azerbaycan topluluğunun aktivistlerinden biri, İrevan topluluğunun başkanı Feride Hanım Safiyeva Batı Azerbaycan'a adadığı bir sonraki kitabı üzerinde çalışıyor ve hem birinci, hem de ikinci kitabında bizim aile şeceresi hakkında bilgiler yer alıyor. O, arşive giderek büyük ninemin vaktiyle bizim aileyle ilgili teslim ettiği materyalleri buldu. Ninem o zaman annesine, yani büyük nineme diyordu ki, arşivleri ailede saklasınlar, ama büyük ninem onları devlete emanet etti.  


"Babam da tüm yaratıcı insanlar gibi karmaşık bir insandı"


-    Babanız Emin Sabitoğlu Azerbaycan kültürü için özel simalardan biri olmuştur. O, 600'e yakın şarkıya, 40'a yakın filme müzik bestelemiştir. Bazıları babanızın karakter olarak çok konuşan biri olmadığını, onun yerine hep müziklerinin konuştuğunu belirtiyor. Sizce, Emin Sabitoğlu'nun hangi eserinde onun iç dünyası daha net hissediliyor?

-    Ben öyle düşünmüyorum. Onun çok sayıda arkadaşı vardı. O, çok sosyal bir insandı. Ben onu kapalı bir insan olarak görmüyorum. Babam insanlara karşı açıktı. Kapalı olan insan, hiç kimseyle iletişim kurmak istemeyen, kendi fikirlerini başkalarıyla paylaşmayan insandır. Benim babam kesinlikle öyle değildi. O, her zaman arkadaşlarının, tanıdıklarının çevresinde olmuştur. Çok sayıda şarkıcıyla, şairle çalışmıştır ve bana öyle geliyor ki, genel olarak, her yaratıcı insanı anlamak için onun eserlerine bakmak, okumak, dinlemek gerekir. Babamın ise müziği çok farklıydı. 

Bizim her birimizin birkaç tarafı var - hüzünlü, neşeli. İnsan çok karmaşık bir varlıktır. Babam da tüm yaratıcı insanlar gibi karmaşık bir insandı. Onun hüzünlü müziğini dinlediğinizde siz düşünüyorsunuz ki, bu insan ne kadar hüzünlüydü. Örneğin, "Uzak yeşil ada", "Alagözlüm” şarkılarını dinlediğinizde hüzünlü insan etkisi bırakıyorsa, başka neşeli ruhlu şarkılarını dinlediğinizde siz düşünüyorsunuz ki, bu adam ne kadar neşeli, ne kadar iyimser olmuş ki, böyle şarkılar yazmış. 

Somut bir müzik eseri hakkında konuşsaydık, onu benim dünyamda karakterize eden müziği “Bizim Cebiş Öğretmen” filmine yazdığı vals olurdu. Ben böyle hissediyorum. Belki de bu doğru değildir. Belki de kendisine sorsaydınız, o, başka bir farklı cevap verebilirdi.



-    Emin Sabitoğlu'nun kendi "Şaheseri" adlandırdığı bir bestesi oldu mu, aynı zamanda siz hem müzisyen, hem de onun kızı olarak onun hangi eserini en iyi adlandırırdınız?

-    Herhalde iki eserini özel olarak belirtmek mümkün. Bunlardan biri “Dede Korkut” filmindeki, diğeri ise “Gün Geçti” filmindeki müzikleridir. Her iki eser hem şarkıları, hem de müzik parçalarıyla birlikte onun yaratıcılığında en seçkin örneklerdendir.

-    Emin Sabitoğlu'nu Azerbaycan'ın Ennio Morricone'si olarak adlandırmak mümkün. Çünkü besteci var ki, herhangi bir söze müzik besteler, besteci de var ki, 1 buçuk saatlik, 2 saatlik filmi bir müzikte kendini birleştirir. Örneğin Ennio “İyi, Kötü, Çirkin” ve Emin Sabitoğlu “Ölsem, Bağışla”, “Park” filmlerini bir müzikle ifade edebilmişlerdir. Sizce, onun bu farklı yaklaşımını ve üslubunun temel özelliklerini nasıl açıklamak mümkün?

-    Sinemaya büyük ilgisi olmuştur. Çünkü bu kadar filme müzik yazmak için, tabii ki, sinemaya ilgi olmalıdır. Eğer ilgisi olmasaydı, bu alanda çalışmazdı. Her besteci sinema alanında çalışamaz. İkincisi, benim babam Moskova Devlet Konservatuvarı'nı bestecilik uzmanlığı üzerine bitirmiş ve ilk iş yeri Azerbaycan Devlet Kinostüdyosu'nda müzik editörü olmuştur. Ben düşünüyorum ki, sinemaya olan ilgisi belirli bir anlamda iş faaliyetinden de kaynaklanmıştır. Ama bu ilgi aynı zamanda genetiktir, çünkü dedem Sabit Rahman vaktiyle Moskova'da yüksek senaryo kurslarını bitirmişti. O, sadece yazar-dramaturg değildi, aynı zamanda bir dizi filmin senaryo yazarı olmuştu. O cümleden, 1945 yılında çekilmiş “Arşın Mal Alan” filminin senaryo yazarı da Sabit Rahman idi. Bu yüzden sinematografiye olan ilgi hem genetik olarak geçmiştir, hem de sonradan ilk iş yerinin kinostüdyo olmasıyla daha da şekillenmiştir. O, faaliyetine belgesel ve manzara filmlerine müzik yazmakla başlamış, giderek ise büyük sinemaya, uzun metrajlı filmlere geçmiştir.
 

"Babamın hiç kimseyle düşmanlığı olmamıştır"


-    Zümrüd Dadaşzade hatıralarında yazıyor ki, bir gün Emin Sabitoğlu onlarda olduğunda annesi Frensis Ley'in müzik plağını dinliyormuş ve sonra düşünerek demiş: “Böyle müzik yazabilseydim, kendimi mutlu bir adam sayardım”. Ayrıca o, “Baba” filminin müziğini besteleyen Nino Rota'yı çok sevmiş. Peki Emin Sabitoğlu Azerbaycan bestecilerinden, çağdaşlarından kimi kendine idol saymıştır?

-    Babam tüm Azerbaycan bestecilerinin yaratıcılığını çok severdi. İdol herkes için Üzeyir Bey olmuştur. İdol ve yıldız muhabbeti sonradan ortaya çıkan muhabbetlerdir. Babamın yaşadığı ve onun yaratıcılığının geliştiği dönemde bu tür muhabbetler olmamıştır. Şevket Alekberova sağ olduğunda ona hiç kimse yıldız ve sahnemizin kraliçesi demiyordu. Sadece Şevket Alekberova'ydı ve seviliyor, tanınıyordu. Reşid Behbudov'a o dönemde yıldız diyen yoktu. Ama o, kelimenin tam anlamıyla bir yıldız olmuştur.

Bu yüzden o dönem başkadır. Tabii ki, Üzeyir Bey babamın en çok sevdiği bestecilerden biriydi. Kara Karayev, Fikret Amirov, Tofik Guliyev, Rauf Hacıyev, ayrıca o dönemde yaşayan birçok besteci babamın sevdiği besteciler olmuşlardır. O, diğer bestecilerin yaratıcılığını da çok iyi biliyordu, icra ediyordu ve tanıyordu. Onun ilgisi sadece kendi yaratıcılığı, yalnız müzik değildi. Çocukluğundan beri çok okumuştur. O, 40 yaşına geldiğinde artık tüm klasik edebiyatı okuyup bitirmişti. Modern edebiyat - o dönemde çıkan, yayınlanan tüm kitapları okuyordu. 

-    Babanızın en yakın dostları Anar, Vagif Samedoğlu, Araz Dadaşzade olmuştur. Peki onun anlaşamadığı sanat adamları var mıydı?

-    Bir de Rasim Ocakov en yakın dostlarından biriydi. Anlaşamadığı kişilere gelince ise, babamın hiç kimseyle düşmanlığı olmamıştır. Genel olarak, o, çatışmaları sevmeyen bir insandı. Hiç kimseyi kendine rakip görmüyordu. Hiç kimseyle tartışma ve kavga etmiyordu. Hiç kimseyle işi yoktu. Hiçbir görevde bulunma iddiasında değildi. Kendi yaratıcılığının akışında yaşıyordu. 

-    “Park”, “Tehmine”, “Cinayetten Yedi Gün Sonra”, “Ölsem, Bağışla” gibi filmlerde yarım kalmış aşk konusu Emin Sabitoğlu'nun müzikleriyle çok etkileyici bir şekilde ifade edilmiştir. Bu eserlerin duygusal yükü oldukça güçlüdür. Sizce, bu filmlerin enerjisi ve konuları onun iç dünyasına, bilinçaltına belirli bir etki gösteriyor muydu? Genel olarak, yaratıcılıkla kişisel hayat arasında böyle bir karşılıklı etki mümkün müdür? 

-    Bilirsiniz, bu ilişki doğrudan değil. İnsan öyle düşünür ki, birinin hayatında yarım kalmış aşk olduysa, o, mutlaka yarım kalmış aşktan eser besteleyecek, tablo çizecek veya şiir yazacak. Bu, yaratıcılığı basitleştirmektir. Örneğin, babamın hayatındaki ilk hüzünlü olay onun kendi babasının vefatıydı. Dedem vefat ettiğinde onun 60 yaşı vardı. Babamın o zaman 34 yaşı olurdu. Ama ondan bir yıl önce, 1969'da “Bizim Cebiş Öğretmen" filmi için çok hüzünlü bir şarkı yazmıştı. 


"Bakü için çok özlüyordu, annesi, biz buradaydık"
 

1512235

-    Emin Sabitoğlu'nun kendi sesinden daha çok “Aman Ayrılık” ve “Gel Koşulak Turnalara” gibi şarkılarını duymuşuz ve bu icralarda çok derin bir samimiyet, hüzün, hatta bir nevi “yazık” hissi duyuluyor. Sanki bu şarkıların bu kadar etkileyici olması için ayrılık gibi yaşantılar zorunlu olmuştur. Siz ne düşünüyorsunuz, Emin Sabitoğlu'nun hayatında hüzün çok mu olmuştur?

-    O, dost meclislerinde, nerede piyano olsa arkasına geçip kendi icra ederdi. Ama hiçbir zaman kendini icracı olarak görmemiştir. Bizde hem besteci, hem de icracı olan sanatçılar var, örneğin, Polad Bülbüloğlu — hem güzel bir bestecidir, hem de şarkılarının en iyi icracılarındandır. Ben de onun şarkılarını en çok kendi icrasında beğenirim. Babam ise icracılık iddiasında olmamıştır. Örneğin, “Gel Koşulak Turnalara” şarkısı onun hayatının son yıllarında, Türkiye'de yaşadığı dönemde yazılmıştır. Sözleri Anar'a aittir, müziğini babam bestelemiştir ve bu şarkı genel olarak geniş yayın için düşünülmemiştir. O dönemde şimdiki gibi sosyal ağlar da yoktu. Bununla birlikte, onun bazı icraları Azerbaycan Devlet Televizyonu'nda çekilmiştir. Şairlere adanan programlarda, onun o şairlerin sözlerine yazdığı şarkıları kendi icra etmesi rica edilmiştir. O da şarkıcı gibi değil, sadece yazar gibi kendi şarkılarını icra etmiştir. Bu videolar AzTV arşivinde saklanmaktadır ve şu anda YouTube'da da mevcuttur.
Az önce de belirttiğim gibi, “Gel, koşulak turnalara” şarkısını ömrünün son yıllarında, Türkiye'de icra etmiştir. Vatandan uzakta yaşayan insanlarda sık sık nostalji hissi olur. Babam Türkiye'de çalıştığı yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi'nde faaliyet göstermiştir. Üniversitenin bünyesinde Halk Müziği Konservatuvarı vardı ve o, 1994–2000 yılları arasında, ömrünün sonuna kadar altı yıl orada çalışmıştır. Babama karşı büyük saygı ve özen gösteriliyordu, onun ayrıca bir çalışma odası vardı. Hatta vefatından 10–15 yıl sonra bile, o odanın üzerinde adı yazılı levha kalıyordu. O, orada çok sayıda öğrenci yetiştirmiş ve bugün o öğrencilerden bazıları aynı üniversitede ders veriyorlar. Türkiye bizim için her zaman çok yakın bir ülke olmuştur. Ama Bakü için çok özlüyordu. Annesi, biz buradaydık. 


"Emin Sabitoğlu'nun eserlerinin iki hukuki varisi var: Ben ve ikinci eşi Hatice Abbasova"


-    Ceyran Hanım, Emin Sabitoğlu'nun yaşadığı dönemde “YouTube” gibi platformların olmadığını ve bugün o müziklerin açıkça yayınlandığını belirttiniz. Bununla ilgili herhangi bir hukuki sorun yaşadınız mı? 

-    Emin Bey'in eserlerinin iki hukuki varisi var. Onlardan biri benim, diğeri ise onun ikinci eşi Hatice Abbasova'dır. Bu haklar şu anda ikimize aittir. “YouTube” ile ilgili özel hukuki kayıt işleriyle meşgul olmadım. Açıkçası, buna zaman da ayıramadım. Şimdilik bu meselelerle meşgul olmasam da, gelecekte böyle bir ihtimal dışlanmaz.

-    Yeri gelmişken, Emin Bey'in ikinci eşi Hatice Hanım'la herhangi bir ilişkiniz oldu mu ve eğer olduysa, şimdi de devam ediyor mu?  

-    Bizim normal, insani ilişkilerimiz var. Birbirimizi gördüğümüzde “merhaba-güle güle” deriz. Bu kadar. Unutmamak gerekir ki, o, Türkiye'de yaşıyor, ben ise burada.

-    Emin Sabitoğlu'nun 1 senfonisi, 3 senfonik şiiri ve 3 kantatı var, ama bu eserleri, neredeyse açık platformlarda yok. Onların geniş kitleye ulaştırılması için herhangi bir çalışma yapmayı planlıyor musunuz?

-    O senfoni babamın 80. yıl dönümünde Azerbaycan Devlet Filarmonisi'nde Devlet Senfonik Orkestrası'nın icrasında ve Rauf Abdullayev'in şefliğinde seslendirilmiştir. Keman ve orkestra için şiiri de seslendirilmişti. Bu eserler o zaman Bakü'de ikinci kez seslendiriliyordu. İlk kez ise yıllar önce sunulmuştu. Onlar Azerbaycan Devlet Televizyonu'nun fonundadır. Onların geniş kitleye ulaştırılması için çalışmalarla meşgul olmadım. Açıkçası, buna zaman da ayıramadım. Somut olarak bu alanla meşgul olma imkanım olmadı. Şimdilik bu yönde adım atmadım, ama gelecekte meşgul olabilirim.

-    Sizin için Emin Sabitoğlu'nun kızı olarak tanıtılmak mı, yoksa Ceyran Mahmudova olarak akılda kalmak mı önemli?

-    Artık bir süredir resmi görevlerimi icra ediyorum. Tabii ki, babamın, annemin kim olduğunu asla unutmuyorum. Ama aynı zamanda yerine getirmem gereken resmi yükümlülükler var. İçimde bir kişilik olarak, elbette, aileme karşı sorumluluk taşıyorum. Ama resmi bir kişi olarak 2018'den beri üniversite yöneticisiyim. Bu ise benim için hiçbir çelişki yaratmıyor. Her ikisi birbirini tamamlıyor.

"Öğrenciler için "Rektöre mektup” adlı özel bir e-posta adresi açtım"


-    O zaman faaliyetinize geçelim. Sekiz yıldır Kültür ve Sanat Üniversitesi'nin rektörüsünüz ve bu zaman dilimi hem reformlar açısından, hem de genel tabloyu değerlendirmek açısından oldukça büyük bir zamandır. Bu yıllar içinde üniversitede neleri değiştirdiniz?

-    Ben üniversiteye rektör atanmadan önce bir yıl müzik fakültesinin dekanı olarak çalıştım. Zaten dekan olduğum dönemde üniversite kendi tarihinde yeni bir aşamaya adım atmıştı. Benden önceki rektör üniversitede ortamın değişmesi ve yenilenmesi yönünde çok faydalı işler görmüştü. Ben de 2018 yılında Sayın Cumhurbaşkanı tarafından rektör atandıktan sonra bu işleri devam ettirmek ve daha da geliştirmek göreviyle karşılaştım.

Ne kadar başarılı oldu, bunu söylemek benim için zor, bırakın bunu başkaları değerlendirsin. Ama biz üniversitede şeffaf, adil ve yaratıcı bir ortam oluşturmaya çalıştık. Ben rektör olarak öğrencilere ulaşılabilir olmaya özel önem veriyorum. Onlarla sık sık görüşüyorum. Neredeyse her yıl veya iki yılda bir üniversitenin tüm gruplarının sınıf temsilcileriyle fakülte fakülte görüşmeler yapıyorum. Bu görüşmelerde sadece ben ve yardımcım katılıyoruz, – prorektörler, dekanlar olmuyor ki, öğrenciler hiç kimseden çekinmeden kendi fikirlerini, sorunlarını açıkça ifade edebilsinler.

Bu görüşmelerde öğrenciler çeşitli konularla ilgili şikayetlerini veya önerilerini paylaşıyorlar ve ben bu doğrudan iletişimi çok faydalı buluyorum. Buna ek olarak, yaklaşık beş yıldır “Rektöre mektup” adlı özel bir e-posta adresim var. Bu e-postayı şahsen ben kontrol ediyorum. Adresi sosyal ağlarda paylaştık ve öğrencilere, özellikle sınıf temsilcilerine sunuldu. İstediği öğrenci istediği başvuruyla ilgili oraya yazabilir.
Bir konuyu da özellikle belirtmek isterim ki, öğrencilerden gelen başvurularda onların gizliliği tam olarak korunur. Ben hiçbir zaman somut bir isim vermem. Konuyla ilgili sadece kurs veya grup düzeyinde bilgi veririm. Böylece, araştırma yapılırken başvuran öğrencinin kimliği açıklanmaz ve onun güvenliği sağlanır. Bu sadece benim yaptığım özel bir yenilik değil. Bizim her hafta kabul günlerimiz olur. Hem öğrenciler, hem veliler, hem de dışarıdan başvuran kişiler kabul için yazılır ve ben onları kabul ederim. Kimsenin sorusu, problemi, şikayeti veya ricası varsa, dinleriz ve imkan dahilinde çözmeye çalışırız. Bu, geri bildirimin kurulması açısından çok önemlidir.

-    Kültür alanı oldukça spesifiktir. Böyle bir durumda Azerbaycan'da faaliyet gösteren diğer yükseköğretim kurumlarıyla kültür ve sanat alanında herhangi bir işbirliğiniz oluyor mu?

-    Elbette var, biz daima birbirimizin etkinliklerine katılıyoruz, ortak projelerimiz, sergilerimiz oluyor. Artık birkaç yıldır “Pille” öğrenci oyunları festivali düzenleniyor ve bu yıl dördüncü kez organize edilecek. Festival Tiyatro Sanatı Fakültesi'nin aktör öğrencileri arasında düzenleniyor. Her yıl yaklaşık 60 öğrenci kabul ediliyor, ancak birinci sınıflar bu festivale dahil edilmiyor. Esasen üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencileri katılıyor ve toplamda 100'den fazla öğrenci kendi oyunlarını sunuyor.

Seçilen oyunlar festival çerçevesinde sergileniyor. Bu seçimde benim hiçbir katılımım yok, ben jüri heyetinde olmuyorum, değerlendirme yapmıyorum, sadece ödül töreni aşamasında katılıyorum. Açılış ve kapanış törenlerine katılıyorum. Bu ise öğrenciler için güçlü bir yaratıcı ortam yaratıyor, onlar birbiriyle rekabet ediyor, birbirinin işine bakıyor ve bu da onlar için ciddi bir teşvik oluyor.

Artık birkaç yıldır üniversite içinde öğrenciler arasında böyle bir ilgi oluştu: “Bu yıl festivale kimin oyunu geçecek?” Son iki yılda ise festivalin kapsamı daha da genişledi. Geçen yıl tüm Azerbaycan yükseköğretim kurumlarına başvurduk ve 10 üniversite festivale katıldı. Bakü Devlet Üniversitesi, Pedagoji Üniversitesi, Diller Üniversitesi, Lenkeran Devlet Üniversitesi, Nahçıvan Devlet Üniversitesi ve diğer yüksekokullar katıldı. Onlar bizim öğrencilerle yarışmıyorlar, çünkü bizim öğrenciler profesyonel aktör eğitimi alıyorlar. O üniversiteler kendi aralarında yarışıyorlar. Örneğin, geçen yıl birinci yeri Bakü Devlet Üniversitesi'nin oyunu kazandı. Kazananlar ödüllendirildi ve rektörler de kapanış törenine davet edilmişti. Bu yıl da festival düzenlenecek. Azerbaycan tiyatrosunun bugünü ve geleceği ile ilgili karamsar fikirler dile getirenleri davet ediyoruz ki, gelip öğrenci oyunlarına baksınlar. Çünkü bizim öğrenciler çok yüksek seviyeli işler ortaya koyuyorlar. Son dört yılda 44 mezunumuz Azerbaycan devlet tiyatrolarında işe kabul edildi ki, bu da üniversite için büyük bir başarıdır.

-    Genel olarak öğrencilerden memnun musunuz? 

-    Bizim çok güçlü yaratıcı gençlerimiz var. Sinema alanında da mezunlarımız başarı kazanıyor, onların filmleri sadece Azerbaycan'da değil, yurt dışında da gösteriliyor ve festivallerde ödüller kazanıyor. Üniversite mezunları yabancı ülkelerde yüksek lisans eğitimi alıyor. ABD'de ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde eğitimini devam ettiren aktörlerimiz, yönetmenlerimiz, operatörlerimiz var. Bu da şunu gösteriyor ki, üniversitede yüksek seviyeli eğitim veriliyor ve biz güçlü yeni nesil yetiştiriyoruz.


"Üniversitemizde büyük oditoryumlara ihtiyacımız var"


-    Öğrencilerin doğrudan size şikayet edebildiğini belirttiniz. Bu şikayetleri birkaç yere gruplandırırsak hangi sonuçlara varabiliriz?

-    Öğrencilerin temel isteklerinden biri oditoryum ile ilgilidir. Büyük oditoryumlara ihtiyacımız var, hem bakanlık, hem de yönetim bu durumdan haberdardır. Bunu gidermeye çalışıyoruz. Şu anda kullandığımız bina vaktiyle Enerji Teknik Okulu olmuş ve sonradan üniversite burada yerleştirilmiştir. Eskiden sadece "Sahil" metro istasyonu yakınında bulunan binada ders veriyorduk. Şu anda ise üç binamız faaliyet gösteriyor: ana bina, avluda bulunan Resim binası ve Zerdabi bulvarında bulunan üçüncü bina. Buna rağmen, büyük oditoryumlarımızın olmasını isterdik.
İşte bu yüzden kabul planımızı yıllardır artırmıyoruz, üniversitenin kapasitesi sınırlıdır. Halbuki başvuranların sayısı daha fazladır ve imkan olsa, daha çok öğrenci kabul edebiliriz.
Diğer konular ise daha çok akademik ve sosyal niteliktedir. Örneğin, sınavdan kalma durumları olur ki, bu artık normal kabul edilir. Öğrenciler Bologna sistemine uyum sağlayarak bilirler ki, eksikliği sonradan kapatmak mümkündür ve bu, eğitime devam etmeye engel olmaz.
Finansal zorluklar da olur. Bu durumda öğrencilere destek olmaya çalışıyoruz. Devlet siparişli yerlerin sayısı artırılıyor, aynı zamanda öğrenci eğitim kredisi sistemi faaliyet gösteriyor ve düşük faizle büyük imkan yaratıyor. Gerektiğinde üniversite içinde de bireysel indirimler uygulanır, öğrencilere ödemelerini belirli bir süre sonra tamamlama imkanı verilir. İmkan dahilinde öğrencilere hem akademik, hem de sosyal açıdan destek olmaya çalışıyoruz.

"Mezunlarımızı işe yerleştirme yetkimiz yok"


-    “Mezunların İstihdam Sıralaması”na baktığımızda ADMİU mezunlarının %57'sinin iş bulduğunu, ancak çoğunun kendi alanlarında çalışmadığını görüyoruz. Sizce, bu tür durumların önüne geçmek için üniversitenin üzerine hangi yükümlülükler düşüyor ve bu bağlamda sizin rektör olduğunuz üniversite hangi çalışmaları yapıyor?

-    Üniversite işe yerleştiren bir kurum değil, bir eğitim kurumudur ve bizim temel görevimiz eğitim vermektir. Bazen diyorlar ki, gençler, aktörler işsizdir – üniversite nereye bakıyor? Üniversitenin fonksiyonu profesyonel kadro yetiştirmektir.
1923'ten beri faaliyet gösteren, önce Bakü Tiyatro Okulu olarak başlayan, sonra enstitü ve daha sonra üniversiteye dönüşen bu eğitim ocağında hiçbir zaman bir kursun tüm mezunlarının başarılı aktör olduğu bir durum olmamıştır. Herhangi bir halk sanatçısına veya emekli sanatçıya sorsanız, kurslarında sadece birkaç kişinin seçildiğini, diğerlerinin olmadığını söyleyecektir. Bu, sanatın kendi doğasıyla ilgilidir. Evet, mezunlarımız arasında çok yetenekli gençler var ve onların kendi yerlerini bulamaması beni de endişelendiriyor. Ama unutmamak gerekir ki, devlet tiyatrolarının sayısı sınırlıdır ve orada farklı nesillerin temsilcileri faaliyet gösteriyor. Aktör ise sahnede olmalı veya çekilmelidir.

Biz öğrencilerimizin imkanlarını genişletmeye çalışıyoruz. Örneğin, “Sabah” gruplarının oyunlarına çeşitli tiyatroların yöneticilerini ve yapımcılarını davet ediyoruz. Akademik Milli Dram Tiyatrosu, Genç Seyirciler Tiyatrosu, Müzikal Tiyatro, Rus Dram Tiyatrosu gibi kurumların temsilcileri bu etkinliklere katılıyorlar. Aynı yaklaşımı “Pille” festivalinde de uyguluyoruz. Bunu şunun için yapıyoruz ki, aktörü işe alan tiyatro yöneticileridir. Üniversite hiçbir tiyatroya bu mezunu işe al diye dikte edemez. Bu, bizim yetkimize dahil değildir. Bizim üzerimize düşen görev iyi eğitim vermek ve yetenekli kadro yetiştirmektir. Örneğin, bu yıl “Sabah” gruplarında çok güçlü mezunlarımız var, yaklaşık 10–12 kişilik çok iyi bir kurs mezun oluyor. Ama onların sonraki iş hayatı artık bizim etki alanımızın dışındadır.
Bununla birlikte, son yıllarda 30'dan fazla mezunumuz üniversitede işe yerleştirildi, o cümleden mezunlarımız olan genç öğretmenlerimizin, yardımcı öğretim kadrosunun sayısı her yıl artıyor.

-    Devlet tiyatrolarının sayısı sınırlı olduğu halde her yıl bu kadar aktörün mezun olmasına ihtiyaç var mı? Sizce, ADMİU'da boş yerlerin sayısı azaltılmalı mı?

-    Bizim üniversitede kabul planı neredeyse tamamen doluyor, yaklaşık %94. Yani bizde boş kalan yer problemi yok. Aksine, büyük bir rekabet var. Örneğin, ben rektör atandığımda 60 yere yaklaşık 65-66 kişi başvuruyorsa, geçen yıl 60 yere 300'e yakın başvuru olmuştu. Hatta geçen yıl kabul planını 50 yere indirmiştik, buna rağmen ilgi yine de çok yüksekti.

-    Bu kültür alanlarına olan ilgiden mi kaynaklanıyor, yoksa geçiş puanlarının daha az olmasından mı?

-    Bizim üniversitede kabul için yetenek sınavı temel şartlardan biridir. Örneğin, uzun yıllar aktörlük sanatı üzerine yetenek sınavlarına halk sanatçısı Şefika Hanım Memmedova başkanlık etmiştir. O, üniversitenin öğretmeni değil, dışarıdan davet edilir ve bu alanda çok nüfuzlu bir sanatçıdır. Kabul puanı ne kadar olursa olsun, eğer adayın sanata, tiyatroya, aktörlüğe yeteneği yoksa, o bu sınavdan geçemez. İster 500 puanla gelsin, fark etmez. Bu, sırf yetenek meselesidir. Aynı durum diğer uzmanlık alanları için de geçerlidir. Sesi olmayan biri vokal sınavından nasıl geçebilir? Müzik aletinde icra edemeyen nasıl başarı kazanabilir? Bu mümkün değil. Bu yüzden bizim üniversitemizde yetenek sınavları çok önemli ve belirleyici bir aşamadır. Özellikle belirtmek isterim ki, bu sınavlara benim hiçbir müdahalem yoktur. Ben komisyonun üyesi değilim ve sürece karışmıyorum. Komisyon üyeleri değerlendirmeyi tamamen bağımsız bir şekilde yapar. Bu yıllar içinde bir kez bile herhangi bir adayla ilgili talimat verilmemiştir. Bunu tam sorumlulukla söylüyorum, yetenek sınavlarında hiçbir dış etki veya talimat yoktur. 
 

"Yapay zeka alanında çalışmalar yapmaya başladık"


-    Ceyran Hanım, şu anda tartışılan temel konulardan biri de yapay zekanın çeşitli alanlara etkisiyle ilgilidir. Bu bağlamda yaratıcı alanlar özellikle dikkat çekiyor. Yapay zekanın kültür ve sanat alanlarına olumsuz etkisini ortadan kaldırmak için üniversite olarak neler yapmayı planlıyorsunuz?

-    Artık bu alanda çalışmalar yapmaya başladık. Yapay zeka ile ilgili Sayın Cumhurbaşkanı'nın talimatlarını yüksek seviyede icra etmeye gayretle çalışıyoruz. Geçen yıl “Yapay Zeka ve Sanat” adlı uluslararası bir konferans düzenledik. Etkinlik Bilimler Akademisi'nin kütüphanesinde gerçekleşti ve beş ülkenin temsilcileri katıldı. Konferansı Azerbaycan Teknik Üniversitesi ve Bilim ve Eğitim Bakanlığı'nın Bilgi Teknolojileri Enstitüsü ile birlikte organize ettik. Belirtmeliyim ki, projenin girişimcilerinden biri de bendim.
Bu yöndeki faaliyetimiz bununla sınırlı değil. Ondan önce akademik Rasim Aliguliyev'i üniversitemize davet etmiştik. O, Bilim Kurulu üyeleriyle görüşerek yapay zekanın sanata etkisi, yarattığı imkanlar ve olası riskler hakkında geniş bir tartışma yaptı.

Daha sonra Rasim Bey'in davetiyle biz Bilgi Teknolojileri Enstitüsü'ne gittik ve orada ortak bir Bilim Kurulu toplantısı düzenledik. Bu toplantı resmi olarak protokol altına alındı ve belgeler imzalandı. Artık iki yıldır üniversitemizde “Yapay Zeka ve Sanat” dersi de verilmektedir. Bu nedenle, yapay zeka konusu bizim için yeni değil. Üniversitenin Halkla İlişkiler ve Pazarlama Bölümü düzenli olarak yapay zeka aracılığıyla hazırlanmış çeşitli materyaller, tanıtım filmleri, videolar, bayram tebrikleri paylaşıyor. O bölümün çalışanları yapay zeka ile ilgili yerel ve uluslararası kurslara katılıyor, bilgilerini geliştiriyorlar. Yani bu teknoloji artık günlük faaliyetimizin bir parçası haline geldi. Ben bu yönü çok önemli buluyorum ve Sayın Cumhurbaşkanı'nın yapay zeka ile ilgili verdiği talimatları da yüksek takdir ediyorum. Bu alanın devlet düzeyinde öncelik haline gelmesi bize ek imkanlar yaratıyor. Yapay zeka ve sanatın karşılıklı ilişkisi ise, bence, en güncel ve ilginç konulardan biridir.



"Bizim üniversite başkentten bölgeye taşınamaz"


-    Üniversitelerin çeşitli bölgelere taşınması da zaman zaman tartışılıyor. Bu bağlamda Azerbaycan Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi'nin başkentten taşınması meselesine sizin yaklaşımınız nasıl olurdu?

-    Bizim üniversitede yaklaşık 2500 öğrenci eğitim alıyor ve bu göstergeye göre ülkede en az sayıda yükseköğretim kurumlarından biriyiz. Aynı zamanda öğretim kadromuzun önemli bir kısmı paralel olarak tiyatroda, televizyonda, müzelerde, medyada faaliyet gösteriyor. Halk ve emekli sanatçılarımızın ders vermesi bizim için önemlidir, çünkü öğrencilere en iyi uzmanların eğitim vermesini sağlamak bizim görevimizdir.
Bu nedenle üniversitenin başkentte yer alması önemli bir faktördür. Öğretmenlerimizin birçoğu günlük olarak tiyatro faaliyetleriyle meşgul ve aynı zamanda ders veriyor. Bölgelerde bu ritmi sağlamak zor olur. Diğer yandan, bizim öğrenci ve öğretmenler esasen toplu taşıma kullanıyor ve faaliyetimiz doğrudan kültür ortamı, tiyatrolar, müzeler, sergi salonları ile sıkı bağlıdır.

Bununla birlikte, devletin kararı olursa, biz istenilen bölgede faaliyet göstermeye hazırız. Şeki, Gebele, Nahçıvan, Hankendi ve diğer bölgelerde de büyük memnuniyetle çalışabiliriz. Çünkü Azerbaycan'ın her yerinde yetenekli gençler var ve bizim üniversitede de neredeyse tüm bölgelerden öğrenciler eğitim alıyor.

-    Ceyran Hanım, Azerbaycan'da kültür ve sanat alanında uzmanlaşan İşletme Organizasyonu ve Yönetimi (MBA) programı ADMİU'da düzenlenmiştir. Siz bu programı ne kadar başarılı buluyorsunuz?

-    Ben bunu çok başarılı buluyorum. Çünkü kültür alanında organizasyonla meşgul olan birçok kişinin bu alan üzerine özel bir eğitimi yok. Biz MBA programını açtığımızda bu ihtiyaç açıkça kendini gösterdi. Hatta kültür kurumlarının yöneticileri bizi arayıp teşekkür ediyorlardı. MBA programının önce modül tipinde öğretilmesi düşünülmüştü. Daha sonra Eğitim Bakanlığı'nın kararıyla bu program Kültüroloji fakültesine verildi. Bu değişiklik bizim girişimimiz olmasa da, biz verilen kararı uyguluyoruz ve önerilerimizi de sunmuştuk. Şahsi fikrimce, modül sistemi özellikle MBA programı için daha elverişlidir. Çünkü bu programda ders veren uzmanlar çok zaman projelerde yer alır, sık sık görevlendirmelerde bulunurlar. Modül sistemi ise kısa sürede dersleri geçip sınavla sonuçlandırmaya ve daha sonra iş faaliyetine devam etmeye imkan verir. Ama hangi model uygun görülürse, biz de onu uyguluyoruz.

-    Diğer binanın tadilatı meselesi zaman zaman gündeme geliyor. Yakın yıllarda tadilat yapılacağı bekleniyor mu? 

-    Diğer bina ile ilgili diyemem ki, bina tamamen bakımsız durumda. Bu bina eskiden yurt olmuş ve biz onun içinde düzenli olarak yenileme çalışmaları yapıyoruz, neredeyse her yıl tamir ediliyor, boyanıyor, aydınlatma kontrol ediliyor. Gözetim kameraları kuruldu, pencereler ve son iki yılda kapılar yenilendi. Ama binanın tamamen yeniden yapılandırılması artık benim yetkimde değil. Elbette, bu yönde ihtiyacın olduğunu anlıyorum. 

-    Siz de belirtiyorsunuz ki, kültür alanında pedagojik kadro bulmak daha zordur. Bu bağlamda ADMİU'da faaliyet gösteren profesör-öğretim kadrosunun maaşı, ders saati, sizce, onları tatmin ediyor mu?

-    Öğretmenlerimizin maaşı birçok üniversiteyle karşılaştırıldığında düşük değil, orta seviyededir ve bazı durumlarda daha yüksektir. Bu, üniversitenin iç meselesidir ve genel tabloda rekabetçi kabul edilir. İkincisi, özen sadece maaşla sınırlı değildir. Bizim çok iyi bir ekibimiz var ve üniversite içinde işbirliği ortamı oluşmuştur. Fakülteler birbiriyle sıkı çalışıyor: öğrenci oyunlarında ressamlar kostüm hazırlıyor, müzisyenler katılıyor, operatörler çekim yapıyor. Yani sanat için gerekli tüm imkanlar üniversite içinde mevcuttur. Tabii ki, her ekipte olduğu gibi, memnuniyetsizlikler de olur. Ama genel olarak düşünüyorum ki, üniversitede hem yaratıcı, hem de sağlıklı bir çalışma ortamı oluşmuştur.


"Gösteri salonlarımızla ilgili sorunlar var"


-    Üniversitelerin bünyesinde faaliyet gösteren kolejlerde eğitim, altyapı seviyesi de toplumda tartışılan temel konulardandır. ADMİU'nun bünyesinde faaliyet gösteren İnsani Bilimler Koleji bu bağlamda hangi seviyede yer almıştır? Burada eğitim alan, ders veren öğretmenlerin bilgi seviyesi ve kolej binasının altyapı, ekipmanlarla donatılmasıyla ilgili herhangi bir sorun var mı?

-    Kolej birkaç yıldır bizim üniversitenin bünyesine verilmiştir. O zaman orada eğitimin seviyesi yüksek değildi ve üstelik, üniversitemizin profiline uygun olmayan uzmanlık alanları mevcuttu. Örneğin, beden eğitimi, sigortacılık, okul öncesi eğitim vb. Bu uzmanlık alanları bizim alanımıza ait olmadığı için zamanla ya kapatıldı, ya da uygun profilli eğitim kurumlarına yönlendirildi.

Bizim prensibimiz odur ki, her eğitim kurumu kendi alanına uygun faaliyet göstermelidir. Bugün kolejde kalan uzmanlık alanlarının büyük çoğunluğu, yaklaşık %80–90'ı üniversitemizde öğretilen yönlerle uyumludur. Örneğin, sanatsal yaratıcılık, aktörlük, müze işi, operatörlük sanatı gibi uzmanlık alanlarında öğrenciler yetişir ve onların bir kısmı sonradan üniversitemizde eğitimini devam ettirir.

Şu anda kolejde eğitimin seviyesi beni tatmin ediyor. Kolej mezunları bizim alanda başarılı oluyorlar, çünkü bu alan özel yetenek gerektirir. Eğer öğrencide yetenek ve heves varsa, ister aktörlükte, ister aşık sanatında, o, üniversitede de başarıyla devam eder. Örneğin, kolejde yetişen yetenekli aşıklar sonradan bizim ilgili bölümde eğitim alırlar.

-    ADMİU'da biz yakın gelecek için metodik ve organizasyonel açıdan hangi yeniliklere şahit olabileceğiz?

-     Yakın üç yıllık eğitim süresiyle ilgili belirli tartışmalar var. Bazı uzmanlık alanlarının gelecekte bu modele geçebileceğiyle ilgili fikirler dile getiriliyor. Somut uzmanlık alanlarının adını vermek istemiyorum ki, sansasyonel bir nitelik taşımasın. Bu tür kararları veren kişi ben değilim. Karar kabul edilirken, tabii ki, bizim de fikrimiz sorulur ve biz konumumuzu belirtiriz. Ama nihai kararın nasıl olacağını önceden söylemek mümkün değil. Onu da belirtmeliyim ki, bir dizi Batı üniversitesinde zaten bazı uzmanlık alanları için eğitim süresi üç yıldır. Eğer böyle bir model bizde de uygun görülürse, biz de o karara uygun faaliyet göstereceğiz. 

Hem de oditoryumlardan başka, bizim gösteri salonlarımızla da ilgili sorunlar var. Öğrencilerimiz yer azlığından prova süreçlerinde zorluk çekiyorlar. Çok sevindirici bir durumdur ki, yakın zamanda bu sorun da kendi çözümünü bulacak. Şöyle ki, şu anda Bilim ve Eğitim Bakanlığı'nın ilgili yapıları tarafından üniversitenin Eğitim Tiyatrosu'nun inşaatı devam ediyor ve yakın zamanlarda bina öğrencilerin kullanımına verilecek. Orada oyunların gösterimi için özel bir salon ve çekim pavyonu olacak. Biz umut ediyoruz ki, Eğitim tiyatrosunun inşa edilip kullanıma açılması da üniversitemizin eğitim sürecine verilen yeni bir katkı olacaktır.


"Kızımın ne eğitimi kültüre aittir, ne de işi"


-    Ceyran Hanım, devlet televizyonunda sunuculuk faaliyetiniz de olmuştur. Genel olarak, son günlerde televizyon sunucularıyla ilgili tartışmalar geniş bir ivme kazanmıştır. Hem profesyonel bir sunucu olarak, hem de ADMİU'nun rektörü olarak nasıl düşünüyorsunuz, süreç nasıl düzenlenmelidir? Sunuculuk için belirli kriterlere cevap vermeyenlerin ekrana çıkmasının önüne nasıl geçilmelidir?

-    Sadece televizyon değil, genel olarak kitle iletişim araçları insanlara çok büyük etki gösterir. Bazen ise insanlar kendileri de fark etmezler ki, onların söylediği söz, yazdığı fikir veya sunduğu içerik topluma ne kadar etki ediyor.

Bu sorumluluğu idrak eden insan artık daha dikkatli yaklaşır. Çünkü onun bir kitlesi var , – aileler, çocuklar, ergenler ve o, kendi fikirleriyle onların düşüncesine etki gösterir. Bu etkinin hangi yönde olduğu ise son derece önemlidir: topluma, devlete ve geleceğe fayda verir, yoksa zarar?
Bence, söz söylemek, yazmak ve yaymak imkanına sahip olan herkes bu gücün sorumluluğunu derinden anlamalı ve faaliyetine çok ihtiyatla yaklaşmalıdır. Çünkü bugün söylenen her söz insanlara etki eder.

-    Yaratıcılığın babadan oğula, kıza veya anneden evlada geçtiğini düşünüyor musunuz?

-    Hayır. Benim dedem yazar olmuştur. Babam bestecidir. Teyzem ressam olmuştur. Ben ne besteciyim, ne yazarım, ne de ressam. Müzikologum. Etki onda olmuştur ki, annem de müzik öğretmeni olmuştur. Ben çocukluğumdan evde müzik çalındığını duymuşum. Babamın yaratıcı arkadaşları evimize gelmişler, o ortam da bana etki etmiştir.

-    Bu bağlamda kızınız bu geleneği devam ettiriyor mu?

-    Hayır, kızım kültür alanında hiçbir faaliyet göstermiyor. Kültürü, müziği, sinemayı seviyor, ama ne eğitimi kültüre aittir, ne de işi.

Telegram
Hadisələri anında izləyin!
Keçid et
TƏCİLİ! İranda partlayış səsləri - Xameneinin yaxın adamı ÖLDÜRÜLDÜ