Türkiye'de dini cemaatler etrafında yaşanan son gelişmeler yeniden bir soruyu gündeme getiriyor. Din adı altında oluşan kapalı ağlar ne zaman dini bir birlik olmaktan çıkıp siyasi, ekonomik ve örgütsel güce dönüşüyorlar?
Mesele o noktaya geldi ki, bunu sadece Türkiye'nin iç siyasi gündemi olarak kabul etmek mümkün değil. Çünkü Azerbaycan-Türkiye kardeşliği, toplumlar arasındaki ilişkilerin genişliği ve insanların karşılıklı gidiş-gelişi bağlamında Türkiye'de oluşan belirli dini-sosyal ağların Azerbaycan ortamına etki imkanları da ayrıca dikkat gerektiriyor.
Bu açıdan FETÖ tecrübesi Azerbaycan için artık tarih kitabının konusu değil. Bu tecrübe gösterdi ki, dışarıdan gelen dini-sosyal ağ önce eğitim, kültür ve sosyal faaliyet görüntüsüyle kabul edilebilir, yıllar sonra ise devlet için bir güvenlik meselesine dönüşebilir.
Şimdi Türkiye'de “Süleymancılar” olarak bilinen dini cemaatle ilgili yürütülen geniş çaplı soruşturma da aynı tecrübenin başka bir biçimde tekrarlanıp tekrarlanmayacağı sorusunu gündeme getiriyor.
2026 yılının Ağustos ayından itibaren Türkiye'de “Süleymancılar” olarak bilinen dini cemaatle ilgili geniş çaplı operasyonlar düzenlendi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın soruşturması kapsamında 17 ilde operasyonların yapıldığı, onlarca kişinin gözaltına alındığı, çok sayıda adreste arama yapıldığı bilgileri yayıldı.
Soruşturmanın merkezinde cemaatin lideri olarak tanıtılan Alihan Kuriş ve onunla ilişkilendirilen mali-ekonomik yapı duruyor. MASAK araştırmalarında da şirketler arasında büyük hacimli mali döngülerin olduğu belirtiliyor. Aynı zamanda Türkiye yetkilileri meselenin dini inanca değil, mali ve örgütsel faaliyete odaklandığını bildirdiler. Bu detay özellikle önemlidir. Çünkü burada dini inançlardan bahsedilmiyor. Mesele, dini kimliğin arkasında ayrıca bir mali, eğitim, yurt, iş ve siyasi ilişkiler ağının oluşup oluşmadığıyla ilgilidir. İşte tam bu noktada Türkiye'nin FETÖ tecrübesi akla geliyor.
FETÖ problemi bir günde ortaya çıkmamıştı. Aksine, uzun yıllar boyunca eğitim kurumları, öğrenci yurtları, çeşitli toplumsal yapılar ve sosyal ilişkiler aracılığıyla genişleyen bir ağdan bahsediliyordu. Basında yıllar önce yayımlanan materyallerde Azerbaycan'da “Gülen cemaati” ile ilişkilendirilen liseler ve Kafkas Üniversitesi'nin faaliyetleri hakkında geniş bilgiler yayımlanmıştı. Sonraki aşamada ise Türkiye'nin kendisinde yaklaşım değişti. FETÖ Ankara için sadece dini-sosyal bir akım olarak değil, devlet güvenliği meselesi olarak değerlendirildi. Azerbaycan'da da bu ağa bağlı olduğu belirtilen yapıların faaliyetlerine son verildi.
Azerbaycan'ın dini kurumlarının o dönemde FETÖ ile ilgili faaliyetleri ve Kafkas Üniversitesi meselesi hakkında görüş açıklanmıştı. O açıklamada FETÖ dini değil, siyasi amaçlar güden bir örgüt olarak nitelendirilmişti. Demek ki, Azerbaycan için temel ders, bir ağın dini ad taşımasının otomatik olarak güvenli olduğu anlamına gelmemesidir. Asıl tehlike, dini veya sosyal bir birliğin devlet içinde devlete benzer ayrı bir yapı kurmaya başlamasıdır. Onun kendi maliyesi, kadroları, eğitim sistemi, bilgi kanalları, dış ilişkileri olur.
Toplum içinde kendine bağlı insan kaynağı olur. Bu model bir süre sonra dini cemaatten daha çok örgütsel bir ağa dönüşür. İşte bu yüzden Türkiye'de “Süleymancılar”la ilgili son operasyonların sadece “bir dini gruplaşmaya karşı mücadele” olarak sunulması meselenin mahiyetini tam olarak açıklamayabilir. Türkiye kolluk kuvvetlerinin soruşturmasının dini faaliyete değil, mali-ekonomik yapıya odaklandığı vurgulanıyor.
Türkiye'nin siyasi tecrübesinde bir başka önemli nokta var. Dini cemaatlerle siyasi iktidarlar arasındaki ilişkiler her zaman sabit kalmaz. Bir dönemde devlet için sosyal bir dayanak haline gelen yapı başka bir dönemde siyasi bir rakibe dönüşebilir. Bir zamanlar devletle işbirliği yapan ağ sonradan devletin kontrolünden çıkan bir güce dönüşebilir. FETÖ tecrübesinin en büyük derslerinden biri de budur. İşte bu yüzden devlet için asıl mesele hangi cemaatin iktidara sadık olması değildir. Asıl mesele, hiçbir gayri-devlet ağının devletin stratejik kurumları üzerinde paralel etki imkanına sahip olmamasıdır. Çünkü devlet politikası kişilerin ve grupların sadakati üzerine değil, kanun ve kurumlar üzerine kurulmalıdır.
Bütün bunlardan sonra bir mesele ortaya çıkıyor, Azerbaycan için tehlike nereden başlıyor? Çünkü Azerbaycan-Türkiye ilişkileri özel ilişkilerdir. İki ülke arasında dil, tarih, kültür, aile ve sosyal bağlar var. Türkiye'de yaşanan süreçler Azerbaycan toplumunda da dikkatle izleniyor. İşte bu yüzden Türkiye'de faaliyet gösteren herhangi bir kapalı dini-sosyal ağın Azerbaycan ile ilişkilerinin olup olmaması meselesi güvenlik açısından göz ardı edilemez. Bu, aslında Türkiye'nin devlet güvenliği ile ilgili yaşadığı sorunlardan ders çıkarmaktır. Azerbaycan'ın FETÖ meselesinde geçtiği yol bunu zaten gösterdi.
Mesele'nin başka bir tarafı da var. 2026 yılının Eylül ayında Azerbaycan'da “Süleyman cemaatinin Bakü sorumlusu” olarak tanıtılan kişinin ve bir dizi diğer kişinin özel hizmet organlarının düzenlediği tedbirler sonucunda sorumluluğa çekildiği bilgisi yayıldı. Bu gerçek konuyu sadece Türkiye'nin iç sorunu olmaktan çıkarıyor. Azerbaycan topraklarında herhangi bir dini-sosyal ağın yasa dışı faaliyet gösterdiği hakkında bilgi varsa, devletin buna hukuki tepki vermesi doğaldır.
2010 yılında Azerbaycan'da yasa dışı dini propaganda yapmakla şüpheli bilinen Türkiye vatandaşlarının gözaltına alındığı bilgileri yayımlanmıştı. Gence'de “Süleymancılar” dini tarikatının propagandasıyla ilgili araştırma yapıldığı belirtiliyordu. Bu gerçek gösteriyor ki, mesele Azerbaycan için tamamen yeni değil. Ama bugün şartlar farklı. Sosyal ağlar, ulusötesi mali imkanlar var. Bir ülkede oluşturulan dini-sosyal ağın diğer ülkede faaliyet göstermesi önceki dönemlerle karşılaştırıldığında daha kolaydır.
Mesele şudur ki, dini özgürlükle güvenlik arasında mutlaka bir sınır olmalıdır. Burada çok hassas bir sınırı korumak gerekir. Dini inanç özgürlüğü ile kapalı örgütsel ağ aynı şey değildir. İnsanların dinine inanması başka bir meseledir. Din adı altında siyasi ve ekonomik bir ağın kurulması ise tamamen başka bir mesele. Bu yüzden mücadelenin hedefi din değil, yasa dışı örgütlenme olmalıdır. Aksi takdirde devlet güvenlik meselesini dini özgürlüklerle karıştırabilir. Bu ise toplum için başka sorunlar yaratır. En sağlıklı yaklaşım kanunun herkese aynı uygulanmasıdır.
Türkiye'nin FETÖ tecrübesi gösterdi ki, tehlikeyi sadece silahta aramak olmaz. Bu tehlike okulda, bazen iş yapısında, hayır kurumunda, insanlara çok basit ve zararsız görünen sosyal ilişkiler ağında baş gösterir. İşte bu yüzden devletin güvenlik sistemi sadece olay meydana geldikten sonra değil, ağ oluşurken de çalışmalıdır.
Türkiye'de bugün yaşananlardan Azerbaycan'ın çıkarması gereken sonuç Türkiye'den uzaklaşmak değildir. Tam tersine, kardeşlik yaklaşımı, kardeşi koruma içgüdüsüdür. Azerbaycan için en tehlikeli senaryo herhangi bir dini cemaatin olması değildir. Tehlikeli senaryo, o cemaatin devlet kontrolünden bağımsız paralel bir mali, kadro, eğitim, bilgi ve siyasi ilişkiler sistemi yaratmasıdır. FETÖ olayı bunun mümkün olduğunu gösterdi.
“Süleymancılar” etrafında Türkiye'de yürütülen mevcut araştırmalar, devletin bir kez yaşadığı tehlikeyi ikinci kez başka bir adla tanıyabilecek mi meselesini ortaya koyuyor. Azerbaycan'da yaklaşım şöyledir ki, dini inanç insanın hakkıdır, ama hiçbir kapalı ağın devletin içinde ayrıca bir devlete dönüşme hakkı yoktur. Çünkü devletin güvenliği için en büyük mesele her şeyi adıyla tanımaktır. Devletler adlarla değil, modellerle mücadele ettiklerinde daha az yanılırlar.
İsterseniz, bir sonraki aşamada da sadece imla ve teknik hatalara dokunarak, metni gazete sayfasına yerleştirilecek son düzenleme formuna sokabilirim.
Elnur AMİROV