BM Genel Kurulu'nun 81. oturumu çerçevesinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun konuşması sırasında ataşe düzeyinde Azerbaycanlı bir diplomatın salonda bulunması, Azerbaycan'a karşı bir bilgi dalgasının konusu haline geldi. Türkiye'de radikal İslamcı çevrelerin etkisi altındaki belirli sosyal medya segmentleri, bu görüntüyü Azerbaycan aleyhine yeni bir anlatının temeli haline getirmeye yönelik boş bir çaba sarf ediyorlar.
Ve daha ilginç olanı, bu basit diplomatik prosedür üzerinden yaratılan siyasi gürültü, Azerbaycan'ın dış politikasının özünden uzak, Azerbaycan hakkında belirli çevrelerde tamamen farklı bir algı oluşturma saçmalığıdır. Asıl mesele şu ki, bir ataşenin BM salonunda oturması ne zamandan beri devletin dış politikasının bir göstergesi haline geldi?

Diplomasideki en tehlikeli hatalardan biri, teknik bir prosedüre siyasi anlam yüklemektir. Ataşe, diplomatik hizmet sisteminde düşük seviyeli diplomatik görevlerden biridir. Azerbaycan mevzuatında da diplomatik görev ve rütbeler ayrı ayrı belirlenir. Ataşe, diplomatik görevler sisteminde alt kademelerden birini oluşturur. Burada siyasi karar alacak bir diplomattan da bahsedilmiyor. Diplomatik hizmetin teknik yönlerini yürüten bir çalışandan bahsediliyor. Onun işi gözlemlemek, dinlemek, not almak, bilgi toplamak, konuşmaların içeriğini analiz etmek ve ilgili raporları hazırlamaktır.
Bu farkı anlamadan BM salonundaki bir görüntüden devlet politikası çıkarmaya çalışmak ya diplomatik bilgisizliktir ya da gerçeğin kasıtlı olarak siyasi manipülasyona dönüştürülmesidir.
Uluslararası ilişkilerde devletler birbirlerinin pozisyonlarını dinlerler. Hatta ciddi fikir ayrılığı olan devletlerin temsilcileri bile birbirlerinin konuşmalarını izleyebilirler. Çünkü diplomasinin önemli fonksiyonlarından biri bilgi edinmek ve siyasi pozisyonları analiz etmektir. Bir devletin temsilcisinin salonda kalması, o devletin konuşma yapan ülkenin tüm politikasını kabul ettiği anlamına gelmez. Aynı mantıkla, salonu terk etmek de otomatik olarak tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmez.
Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, Azerbaycan heyeti zaman zaman işgalci Ermenistan yetkililerinin BM kürsüsündeki konuşmaları sırasında salonu terk etmemiştir. Hatırlatmak yerinde olur ki, Azerbaycan uzun yıllar topraklarının Ermenistan tarafından işgaliyle karşı karşıya kalmış bir devlet olmuştur. Buna rağmen, Azerbaycan'ın uluslararası platformlardaki diplomatik davranışı sadece "konuşan tarafı dinlememek" üzerine kurulmamıştır.

Eğer Azerbaycan heyeti uzun yıllar topraklarının işgali nedeniyle keskin fikir ayrılığı yaşadığı Ermenistan'ın konuşmasını dinleyebiliyorsa, o zaman başka bir devletin başkanının konuşması sırasında Azerbaycan diplomatının salonda kalmasını "siyasi ihanet" veya "dış politikanın değişmesi" olarak sunmak mantıksal açıdan utanç vericidir.
BM Genel Kurulu, dünya devletlerinin bir araya geldiği en büyük çok taraflı diplomatik platformlardan biridir. Burada devletler birbirini dinler, kararlar tartışılır. Bütün bunlar somut siyasi bağlamda değerlendirilebilir.
Azerbaycan'ın dış politikasına sosyal medya mantığıyla yaklaşmak siyasi acemilik örneğidir. Bakü, farklı devletlerle aynı anda farklı yönlerde ilişkiler kurar. Azerbaycan Türkiye ile kardeştir, İran ile komşudur, İsrail ile diplomatik ilişkilere sahiptir. Bu ilişkilerin her birinin kendi gündemi, hukuki temeli ve ilgi alanı vardır. Bakü kararlarını tam da bu çerçevede verir.

Azerbaycan'ın kendi tarihinden gelen bir gerçeklik var. Ülke uzun yıllar işgal sorunu yaşadı. BM Güvenlik Konseyi'nin 1993 yılında kabul ettiği kararlarda Azerbaycan'ın egemenliği ve toprak bütünlüğü ile ilgili temel ilkeler tespit edilmiştir. Azerbaycan, diğer devletlerin de egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygıyı kendi dış politikasının önemli ilkelerinden biri olarak sunar. Bu yaklaşım Azerbaycan diplomasisinin temel kavramsal çizgisidir.
Son dönemlerde Azerbaycan'a karşı Türkiye'deki radikal İslamcılara ait çeşitli bilgi platformlarında dile getirilen en absürt iddialardan biri de güya Azerbaycan'ın ABD ve İsrail'in İran'a karşı politikasında özel bir yönlendirici rol oynadığı fikrinin oluşturulmasıdır.
Soru şu ki, bu iddianın olgusal temeli nerede? Ortaya bir olgu koymadan Azerbaycan'ı İran-İsrail çatışmasının "merkezi aktörü" olarak sunmak bir anlatı üretimidir.
Oysa Azerbaycan'ın resmi pozisyonu bunun aksini gösteriyor.
2026 Mart'ında Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, İran ile ilgili açıklamasında askeri operasyonların durdurulması ve sorunların diyalog ve diplomatik yollarla çözülmesi çağrısında bulundu. İran Cumhurbaşkanı yardımları için Azerbaycan'a teşekkür etti. Bunlar somut gerçeklerdir. Ve bunun adı bağımsız dış politikadır.
Diplomatik ilişkilerin varlığı, siyasi ittifakın tüm yönlerinde anlaşma anlamına gelmez. Azerbaycan'ın İsrail ile diplomatik ilişkileri, İsrail'in tüm dış politikasını kabul ettiği sonucunu çıkarmaz. Aynı şekilde, Azerbaycan'ın İran ile komşuluk ilişkileri de İran'ın tüm bölgesel politikasını kabul ettiği anlamına gelmez. Uluslararası ilişkilerin temel özelliklerinden biri, devletlerin ilişki kurmaları ancak kendi siyasi öznelliklerini korumaları çizgisidir. Azerbaycan da bunu yapıyor.

Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin özünü sosyal medya paylaşımlarıyla açıklamak veya sarsmak absürttür. 15 Haziran 2021'de imzalanan Şuşa Beyannamesi, iki ülkenin ilişkilerini en yüksek seviyeye çıkardı. Belgede tarafların bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası düzeyde tanınmış sınırların dokunulmazlığı ilkelerine bağlılığı ayrıca vurgulanmaktadır. Daha da önemlisi, Beyannamede her iki tarafın da ulusal çıkarların korunmasına yönelik bağımsız bir dış politika yürüttüğü açıkça belirtilmektedir.
Bu cümle aslında tüm tartışmaya cevap veriyor. O zaman Azerbaycan-Türkiye kardeşliği her an neden hedef alınıyor? Cevap da basit, bu kardeşlik birçok ülkenin arzu etmediği, istemediği bir meseledir. Bu yüzden fırsatçıların arabulucu eylemlerine karşı dikkatli bir duruş sergilemek gerekir. Unutulmamalıdır ki, Azerbaycan-Türkiye ilişkileri daha geniş bölgesel jeopolitik mimarinin bir unsuru haline gelmiştir.
Meselenin en dikkat çekici yönlerinden biri de, bunun ilk böyle bir bilgi dalgası olmamasıdır. 2025 yılında da BM Genel Kurulu bağlamında Azerbaycan heyetinin Netanyahu ile ilgili davranışı üzerinden Türkiye'de anti-Türk faaliyetiyle öne çıkan bilgi alanında manipülatif iddialar gündeme getirilmişti. Dezenformasyon ekosisteminde sıkça gözlemlenen "gerçeğin çerçevelenmesi" mekanizması da tam olarak budur.

Bütün bunlara Azerbaycan'ın cevabı aslında çoktan bellidir, bağımsız dış politika...
Azerbaycan'ın son yıllardaki diplomatik davranışına bakıldığında da bunu görmek mümkündür. Bakü, çeşitli güç merkezleriyle ilişkiler sürdürüyor. Ancak kendi çıkarlarını her şeyden üstün tutuyor.
Azerbaycan'ın dış politikasını Azerbaycan devleti belirler. Bunu başka türlü tasavvur etmek bile devlet egemenliği anlayışına aykırıdır.
Azerbaycan-Türkiye ilişkileri sosyal medya algoritmalarından daha büyüktür. Bu ilişkiler iki cumhurbaşkanının görüşmelerinde daha net görülür. İki halkın birbirine olan ilişkisinde daha samimi görülür. Bu nedenle Türkiye'de anti-Türk ve anti-Azerbaycan propaganda makinesine, Azerbaycan hakkında yayılan her bilginin kaynağına, bağlamına ve olgusal temeline dikkat etmek gerekir.
Bir kez daha vurgulamak isteriz ki, Azerbaycan'ın dış politikası yıllar içinde oluşmuş bir devlet stratejisidir, BM salonunda bir ataşenin oturması bunun göstergesi olamaz.
Azerbaycan herkesi dinleyebilir, son kararı ise kendisi verir.
Elnur AMİROV