17 Haziran'da ABD ve İran arasında karşılıklı anlayış memorandumunun imzalanmasının ardından, 1 Temmuz'da Doha'da Katar ve Pakistan'ın arabuluculuğuyla bir sonraki müzakereler yapıldı.
Görüşmelerin sonunda çalışma grupları oluşturuldu. Aynı zamanda ABD, bölgedeki askeri varlığını artırarak USS Boxer çıkarma grubunu Orta Doğu'ya gönderdi. Donald Trump yönetiminin temsilcileri ise açıkça belirtiyorlar ki, mevcut dönem bir sonraki müzakere aşamasına kadar Washington'ın pozisyonlarını daha da güçlendirmek için bir fırsat olarak değerlendiriliyor.
Diplomasi ile askeri baskının paralel yürütülmesi Tahran'da endişenin artmasına neden oluyor. İran, savaştan sonra dört temel etki kaldıraçını koruyabildiğini düşünüyor: Hürmüz Boğazı'nda deniz trafiğini etkileme yeteneği, Lübnan meselesini ateşkes anlaşması çerçevesinde tutmak, nükleer program etrafındaki belirsizliği sürdürmek ve 300 milyar dolarlık yatırım fonunun oluşturulması da dahil olmak üzere ekonomik avantajlar elde etmek. Ancak İranlı analistlere göre, Washington bu kaldıraçların her birini aşamalı olarak zayıflatarak İran'ı nihai müzakerelere daha zayıf bir konumda getirmeye çalışıyor.
Bu strateji en açık şekilde Hürmüz Boğazı çevresinde kendini gösteriyor. Tahran için temel mesele transit ücretlerinin uygulanması değil, deniz trafiğinin güvenliğinin artık İran'ın çıkarlarından ayrılmaz olduğunun kabul edilmesidir. Ancak Umman'ın iç suları aracılığıyla alternatif bir rotanın oluşturulması, Basra Körfezi ülkelerinin deniz taşımacılığının serbestliğini desteklemesi ve İran'ın katılımı olmadan normal deniz taşımacılığının yeniden başlaması yönünde atılan adımlar bu kaldıraçın önemini giderek azaltıyor.
Tahran'da Lübnan çevresinde yaşanan süreçler de benzer şekilde değerlendiriliyor. İsrail-Lübnan hattı üzerindeki ayrı müzakereler, İran tarafından Lübnan meselesini ABD-İran anlaşmalarından ayırmak ve "Hizbullah"ı daha geniş bir siyasi pazarlığın bir unsuru olarak kullanma imkanlarını sınırlamak çabası olarak kabul ediliyor. Bununla birlikte, Basra Körfezi ülkeleri gelecekteki yatırımları ve ekonomik işbirliğini İran'ın bölgesel müttefiklerine desteğinden vazgeçmesiyle ilişkilendiriyorlar. Tahran, bununla müzakerelerin gündeminin ilk memorandumun çerçevesinden dışarı çıkarıldığını düşünüyor.
Nükleer program yönü de temel konulardan biri olmaya devam ediyor. İran, IAEA müfettişlerinin zarar görmüş nükleer tesislere erişimini kısıtlamaya devam ediyor. Tahran, yüksek zenginleştirilmiş uranyum rezervlerinin yeri ve durumu hakkındaki bilgilerin hala önemli bir müzakere aracı olduğunu düşünüyor. İranlı yetkililer, bu bilgilerin zamanından önce açıklanmasının, yaptırımların kaldırılması ve güvenlik garantileriyle ilgili konular çözülmeden temel avantajın kaybedilmesine neden olabileceği endişesini taşıyorlar.
Son haftalarda yaşanan askeri olaylar da endişeyi artırıyor. 26-28 Haziran'da ABD ve İran arasında karşılıklı saldırılar, bölgeye yeni Amerikan kuvvetlerinin gönderilmesi ve Trump yönetimi temsilcilerinin açıklamaları Tahran'da, Washington'ın memorandumun yürürlükte olduğu süreyi kendi pozisyonlarını güçlendirmek ve İran'ın "kırmızı çizgilerini" test etmek için kullandığına dair bir fikir oluşturdu. Özellikle ABD'nin İran topraklarına sınırlı saldırılarının geniş çaplı bir savaşa dönüşmeden giderek olağan hale gelmesi olasılığı ciddi endişe yaratıyor.
Böyle bir durumda Tahran, diplomatik süreci sürdürmeye çalışırken, aynı zamanda kalan etki kaldıraçlarını kaybedebilecek tavizlerden kaçınmaya çalışıyor. En gerçekçi strateji, müzakereleri sınırlı baskıyla, öncelikle Hürmüz Boğazı'ndaki etki imkanlarını koruyarak, nükleer program etrafındaki belirsizliği sürdürerek ve Lübnan meselesini genel anlaşmalar paketinde korumaya çalışarak paralel yürütmek olarak kabul ediliyor.
Bununla birlikte, ülke içindeki muhafazakar siyasi çevrelerin baskısı, İran liderliğinin uzlaşma imkanlarını ciddi şekilde sınırlıyor.
Tahran'ın bakış açısına göre, diplomasi artık savaş sonucunda elde edilen stratejik avantajların korunması mücadelesinin devamına dönüşmüştür. İran için temel soru ise şudur: Ülke, nihai anlaşmanın kendi çıkarlarına uygun olması için yeterli etki kaldıraçlarını koruyabilecek mi?