Son haftaların diplomatik gündemi bir soruyu yeniden güncel hale getirdi. Rusya neden başarısızlıklarını daima yurt dışında arıyor? Ukrayna'daki askeri durum ağırlaştıkça, Moskova'nın resmi retoriği genişliyor, daha önce tarafsız arabulucu olarak kabul ettiği Türkiye'ye, tarihsel olarak müttefik saydığı Azerbaycan'a ve bölgenin diğer aktörlerine karşı suçlama dili sertleşiyor. Bütün bunlar çürüyen sistemli bir modelin tezahürüdür.

Bir süre öncesine kadar Rusya Türkiye'yi "önemli bölgesel aktör ve deniz komşusu" olarak tanıtıyor, Ankara'nın Karadeniz'de istikrar girişimlerine hazır olduklarını belirtiyordu. Ancak mayıs ayında tonlar keskin bir şekilde değişti. Zaharova, Türkiye'yi ve Bulgaristan'ı NATO çerçevesinde Ukrayna'ya destek vererek Karadeniz'e "ekolojik darbe" vurmakla suçladı. Bu yaklaşım, Moskova'nın tarihsel olarak tarafsız arabulucu saydığı Ankara'ya karşı ilk açık suçlamasıydı. Halbuki Rusya, Türkiye'nin NATO üyesi olduğunu bilmez değil. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan'ın Mekke anlaşmasından sonra Rusya daha da agresifleşti.
Ağustos ayında bu çizgi daha keskin bir şekilde devam etti. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Karadeniz'de askeri operasyonlara moratoryum teklifini ileri sürdüğü açıklandıktan sonra, Zaharova bunu yalanlayarak resmi bir başvurunun olmadığını bildirdi. Birkaç gün sonra ise ABD ve Türkiye'nin Ukrayna'ya büyük hacimli silah tedariki planları gündeme geldiğinde, Zaharova bunun "Rusya'nın ABD ve Türkiye ile ilişkilerine ciddi zarar vereceğini" açıkladı.
Dikkat çekici nokta şudur ki, her defasında ilişkilerde gerginlik yaşandığında, açıklama Moskova'nın kendi adımlarında değil, karşı tarafın "düşmanlığında" aranıyor.

İşin aslı şu ki, Rusya'nın bu agresifliği sadece Türkiye'ye ait değil. 17 Ağustos'ta Azerbaycan Başsavcılığı terörizm çağrıları nedeniyle üç Rus gazeteci ve "uzmanı" uluslararası aramaya verdiğinde, Zaharova'nın tepkisi ilginç oldu. O, bu kişilerin fikirlerinin "Moskova'nın devlet çizgisiyle hiçbir ilgisi olmadığını" belirterek, ilişkilerin 2022 Şubat tarihli Müttefiklik Beyannamesi temelinde devam etmesi gerektiğini vurguladı. Sorunu bireylerin üzerine attı. Ama çocuk da bilir ki, Rusya'nın bu açıklaması Cırtdan masalıdır, o kişiler resmi Moskova'nın iradesi dışında böyle bir adım atamazlardı.
Bu nedenle, bunu tesadüfi bir retorik seçim olarak değerlendirmek mümkün değildir. Yekaterinburg'da iki Azerbaycanlının öldürülmesinden sonra gerginleşen ilişkilerde de benzer bir örnek gözlemlenmiştir. Problem her defasında somut olayların dışında, "üçüncü tarafların provokasyonu" olarak çerçevelenmiştir.

Rusya - Türkiye ilişkilerinin tarihi araştırmaları gösteriyor ki, bu ilişkiler yüzyıllardır döngüsel bir karakter taşımıştır. XVI. yüzyılın sonundan XX. yüzyılın başına kadar Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki ilişkiler genellikle düşmanlık ve çatışma ile karakterize edilmiş, zamanla yakınlaşma dönemleriyle dönüşümlü olmuştur. Tarihi arka plan, bugünkü gerginliğin "yeni" değil, derin yapısal köklere sahip olduğunu göstermektedir.
Sovyet döneminden kalan "yakın dış" doktrini, yani eski SSCB coğrafyasının Moskova için doğal nüfuz alanı sayılması bugün de Rusya'nın dış politika düşüncesinde kalmaktadır. Batılı analistler (örneğin, Zbigniew Brzezinski eserlerinde) uzun süredir belirtmişlerdir ki, Rusya kendi güvenliğini sadece etrafındaki ülkeler üzerinde kontrolle sağlanabilecek bir faktör olarak görmektedir. Böyle bir bakış, bağımsız komşu devletlerin kendi dış politika seçimlerini "tehdit" olarak kabul etmeye yol açmaktadır.

Analitik açıdan bunun birkaç işlevsel açıklaması vardır. Rusya için iç siyasi mobilizasyon: dış "düşman" imajı, iç zorluklardan dikkati dağıtmak için geleneksel bir araçtır. Müzakere pozisyonunu güçlendirmek, suçlama dili, gelecekteki müzakerelerde taviz talep etmek için bir baskı aracı olarak kullanılır. Buna paralel olarak sorumluluğu saptırmak, askeri alandaki başarısızlıkların nedenini "dış müdahalede" göstermek, kendi stratejisinin sorgulanmasının önüne geçer.
Rus tarafının kendi bakış açısının olması doğaldır, ancak burada komşuları hedef almak Rusya'nın 1000 yıllık politikasıdır. Şimdi de Rusya yetkilileri NATO'nun 1990'lardan beri doğuya doğru genişlemesini kendi güvenlik endişelerinin temel kaynağı olarak sunuyorlar ve bunu yıllardır kamuoyunda tartışmada tutuyorlar. Türkiye'nin NATO üyesi olarak Ukrayna'ya silah tedarikini, Moskova kendi konumundan "çatışmaya doğrudan katılım" olarak değerlendiriyor.
Analistler Rusya'nın bu suçlamalarını "çifte standart" olarak eleştiriyor.
Gerçekler gösteriyor ki, Moskova'nın son aylardaki retoriği Türkiye, Azerbaycan ve diğer komşu devletlere karşı tutarlı bir deseni tekrarlıyor. Gerginlik yaşandığında sorumluluk yurt dışında aranıyor, iç veya stratejik nedenler arka plana itiliyor. Bu, hem tarihi "yakın dış" düşüncesinin devamı, hem de mevcut askeri-siyasi konjonktürün ürünüdür.
Elnur AMİROV